  
Demokrasinin ne ilgisi var demeyin!
Nemrut'u uykusundan uyandıracak projeye hayat verenlerden bahsederken, ANAP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Akarcalı'nın hakkını yemişim. Öyle ya Nemrut aşkıyla Hollandalı Maurice Crijns 5 yıl kadar önce Uluslararası Nemrut Vakfı'nı kurmuş ve yola koyulmuştu koyulmasına da şayet Bülent Akarcalı'yla karşılaşmamış olsaydı bugün bu noktaya ulaşamayabilirdi.
Akarcalı'ya göre bu bir ilahi tesadüf. Crijns, Ankara'da kapı kapı dolaşmasına rağmen, etrafını saran kalın bürokrasi duvarını aşamayacağını anlayıp herşeyden vazgeçmeye karar verdiği gün Akarcalı'yla karşılaşmış.
Aynı zamanda Türk Demokrasi Vakfı Başkanı da olan Akarcalı, o günlerde Doğu Beyazıt'taki İshak Paşa Sarayı'nı Doğu'nun kültür merkezi haline getirme çabası içindeymiş. (Bu projeye ne yazık ki o günlerde terör izin vermemiş.) Crijns'e Nemrut konusunda yardımcı olmaya karar veren Akarcalı, zamanın Kültür Bakanlığı'ndaki bir müsteşar yardımcısı ve genel müdürün dört yıl boyunca bu projenin hayata geçmemesi için nasıl uğraştıklarını anlatıyor. Maurice'in bıkmaması mümkün değil. Akarcalı da iki yıl uğraşmış. Yine aynı kişiler görevde olduğundan bir arpa boyu bile yol alınamamış. İşin garip tarafı dönemin Turizm Bakanı 'bu iş çözülmüştür' şeklinde beyanatlar vermesine rağmen alt kademe işler olmasın diye uğraşıyormuş.
Ah şu bürokrasi!
İşte bu yüzden Akarcalı da yeni Turizm Müsteşarı Fikret Üçcan ve Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürü Dr. Alpay Pasinli'ye dua ediyor. Onlar da projeye inanınca işler hızla ilerlemeye başlamış ve bugünlere gelinmiş. Akarcalı, Üçcan ve Pasinli, çalışacak yabancı arkeolog ve teknik ekip için İçişleri ve MİT'in araştırma yapmasından, grubun ikamet ve çalışma izinlerinin alınmasına kadar her türlü formalitenin çabucak halledilmesinde rol oynamış.
Yani Crijns Avrupa kanadındaki Akarcalı da Türk kanadındaki işleri yoluna koymuş ve Nemrut'taki büyük restorasyon başlamış. Akbank ve American Express de finansör olarak devreye girmiş.
Akarcalı'dan hikayenin bürokrasi tarafını dinlerken gerçekten en çok Maurice Crijns'in çektiği çilelere üzülüyor insan. Gelen yabancılar Türkçe bilmiyor, Türk bürokrasisi de yabancı dil bilmiyor. Anlayın durumu. Kimse kimseyi anlamıyor, işler de bir türlü çözülmüyor. Akarcalı, dışa dönük bütün işlerde genel müdür yardımcılığından itibaren herkesin en az bir yabancı dil bilmesi gerektiğine işaret ediyor. Nemrut'un restore edilmesinin tüm insanlığa faydası olacak. Yani Maurice Crijins bu işten kişisel bir fayda elde etmeyecek. O zaman neden işleri içinden çıkılmaz hale getiriyoruz? Akarcalı'nın anlattıkları bürokasinin halini gözler önüne seriyor. Bunu sadece Crijins değil, bürokrasiyle herhangi bir işi olan herkes ne yazık ki hala yaşıyor.
Konuyla ilgili son bir not daha. Ne zaman Türk Demokrasi Vakfı bu gibi konularla ilgilense bir ses yükseliyormuş. "Bunun demokrasiyle ilgisi ne?" diye. Sanırım Akarcalı'yı en çok sinirlendiren ses de bu. "Demokrasi bir yaşam tarzıdır. Sabahtan akşama kadar sadece siyaset tartışmak değildir. Biz konser de düzenliyoruz" diyor Akarcalı. Görüşüne aynen katılıyorum. Türkiye'de dernekler ve vakıflar, bu gibi konulara eğilirlerse Türkiye'deki bütün arkeoloji sistelerinin geleceği garanti altına alınır. Türk Demokrasi Vakfı, formaliteleri halletmiş, teknik ekibin başını ağrıtacak işlerin çözümünde yardımcı olmuş. Bilimsel konulara hiç karışmamış. Kazı izni zaten yabancılara verilmiş.
Nemrut'ta Kommagene I. Kralı Antiochos'un mezarıyla ilgili gelişmeleri heyecanla beklemeye ne dersiniz?
Mumcu, Hakan Şükür gibidir Taşar da Şifo Mehmet
Konu turizme, Turizm Bakanlığı'na gelince laf da dönüp dolaşıp halef Mustafa Taşar ve selef Erkan Mumcu'ya geliyor. Bülent Akarcalı'nın ilginç bir tespiti var. Paylaşmakta fayda görüyorum. Akarcalı'ya göre, bir önceki bakan Erkan Mumcu iyi bir forvet oyuncusu. Tıpkı Hakan Şükür gibi. Yeni bakan Mustafa Taşar ise iyi bir orta saha oyuncusu. Bütün sahayı topluyor. Şifo Mehmet yani. Bir de bir iddiası var. Taşar çok iyi bir turizm bakanı olacak. Diyor ki, onun kadar hedefe kilitlenen insan azdır. Görevi sona erdiğinde tekrar konuşup durum tespiti yapmaya da hazır. Stili ayrı olabilir ama çok iyi bakanlık yapacağına emin.
Dinleri birleştirmeye çalışır gibiydi
Dün öğleden sonra değerli işadamı Üzeyir Garih'in odasında taziye defterine bir kaç satır yazmak için beklerken, gözlerim plaketlere takıldı. Öyle çoktu ki, duvarlar, masaların üzeri yetmemişti ve pencere kenarına, yerlere de konmuşlardı. Farkında olmadan saymaya başladım. 70'e gelmiştim ki, defterin bulunduğu masa boşaldı ve ben de sandalyeye oturup yazmaya koyuldum. Çalışma masasının üzerinde içi suyla dolu bir cam vazonun dibindeki mavi boncuklarla hüzünlendim. Bu arada Üzeyir Bey'le 14 yıldır birlikte çalıştığını konuşurken duyduğum bir beyefendi bana ve salondakilere Garih'in masasından hiç eksik etmediği kurabiyelerden ikram ediyordu. Aynı kişi, kendisini arayan bir dostuna telefonda, "Başkalarını öyle çok düşünürdü ki, hafta sonları şoförü izin yapsın diye otomobilini kendi kullanırdı" diyordu. İshak Alaton'un sekreteriyle sohbet ederken, gözleri şişmiş bir halde kızı Leyla Alaton'a rastladım. Belli ki O da Garih'in yakınındaki pek çok kimse gibi Üzeyir Garih'in Şeyh Küçük Hüseyin Efendi'yi ziyaretinden habersizdi. "İşte" dedi "Böyle gösterdi. Dinleri birleştirmeye çalıştı sanki." Gün boyu taziye ziyaretlerini kabul eden, kendini kötü hissedince dinlenmeye çekilen İshak Alaton, dün kader arkadaşı Garih için hazırladığı konuşma metnini bugünkü törende okuyacak.
|