  
Korku Tapınağı'nın sırları
Dünyanın başka bir yerinde, diyelim bir Avrupa ülkesinde; tanınmış bir iş adamının, toplumda sevginin ve hoşgörünün simgesi olmuş bir ismin, hunhar bir cinayete kurban gitmesinin ardından yaşanan büyük şoku hafifleten ne olabilir, diye sorsanız, cevap almakta zorlanırsınız.
Oysa bizde bu sorunun cevabı çok basittir: Ünlü bir ismin bir cinayete kurban gitmesinden daha kötüsü, ünlü bir ismin bir siyasi cinayete kurban gitmesidir.
Üzeyir Garih'in ölümünden sonra birçok köşe yazarının, duyduğu derin üzüntünün hemen ardından "şüphelerin tinerci bir çocuk üzerinde yoğunlaşması karşısında duyduğu ferahlamayı" belirtmesi ne kadar anlamlı değil mi?
Ama ne yazık ki, cinayet soruşturması derinleştikçe, "adi cinayet" ihtimali karşısında duyulan ferahlama da yerini daha büyük korkulara, daha yoğun endişelere bırakıyor.
Ölüm ürkütücüdür. Ama aydınlanamayan bir ölüm çok daha ürkütücüdür. Çünkü aydınlanmamış bir ölüm, sadece kurbanı değil, bütün toplumu hedef alır. Bilinmezlik karşısında herkes kendini korumasız, herkes kendisini ölüme yakın hisseder.
Bu topraklar, üzerinde konuşulması bile yasaklanmış olan siyasi cinayetlerin dilsizleştirdiği topraklardır.
Burası siyasetin hep şiddetle koyun koyuna yaşadığı, tartışmanın yerini entrikanın, açık hesaplaşmanın yerini arkadan vurmanın aldığı; ortaya dökülemeyen fikirlerin, açıkça yaşanamayan inançların ölümüne saflaşmalara, ölümüne düşmanlıklara dönüştüğü bir ölüm tarlasıdır.
Burası, Celal Başlangıç'ın deyişiyle bir "Korku Tapınağı"dır. Ölümün ne zaman, nereden geleceğini kestiremediğimiz ve bu belirsizlik yüzünden tiril tiril titreyerek yaşadığımız bir Korku Tapınağı...
***
Bir cinayet vesilesiyle ortaya çıkan şu sırlara; şu bilinmezliklere; Üzeyir Garih'in esrarengiz cumartesi ziyaretlerinin tarihi arka planına bir bakın...
Orada, karanlıklar içinde bırakılmış, tarih kitaplarından silinmiş ve unutturulmaya çalışılmış ve bugün artık "Korku Tapınağı"nda fısıltılarla anlatılan bir söylenceye dönüşmüş olan gizli bir tarih bulacaksınız..
Bu arka planda, bir zamanlar Türkiye'nin en güçlü adamlarından biri olan bir Milli Mücadele kahramanının, Mareşal Fevzi Çakmak'ın Milli Şef döneminde tarihten silinişinin öyküsünü göreceksiniz.
Onun da gerisinde, o milli kahramanın tarikat bağlantılarını, belki de o tarikat bağlantıları sayesinde, ucu Aşkale'ye kadar uzanan bir etnik zulüm çarkını durdurma çabalarını; bu çabaların, farklı dinden bir insanı, bir başka dinin büyüğüne ömür boyu sürecek bir şükran ve sadakatle bağlayan gönül bağlarını bulacaksınız.
Peki bütün bunları biz ancak bir ölümün yarattığı geçici bir saydamlaşma anında mı öğrenmeliydik?
Ya da Salkım Hanım'ın Taneleri'nden, İsyan Günlerinde Aşk'tan, romanlardan, filmlerden, Korku Tapınağı'nda kulaktan kulağa anlatılan söylencelerden mi öğrenmeliydik?
Ne acı...
En çok konuştuğunu, kendini en rahat ortaya koyduğunu sandığımız; farklı kesimler arası diyalog çabalarının simgesi sadığımız bir kişi bile, içinde böylesine büyük bir gizli dünya barındırıyorsa; diğerleri, yani biz, yani hepimiz, kimbilir nasıl birer sır küpüyüz...
Üzeyir Garih'in 45 yıllık karısıyla, 50 yıllık hayat arkadaşı Alaton'la bile paylaşamadan yaşadığı o cumartesi sabahları, koca bir halkın derinden derine yaşayıp hiçbir zaman açıkça ortaya koyamadığı gizli dünyasının sembolü gibi...
|