  
'Ailenizin yazarı' görev başında!
Dünyada herşey istediğimiz gibi olsaydı, aklımızdan, gönlümüzden geçen herşey kolayca gerçekleşiverseydi acaba sürekli bir mutluluk sağlanabilir miydi?
Bir çoğunuz şimdi böyle bir yaşamın ne müthiş olabileceğini düşünüyorsunuz, tahmin edebiliyorum ama bence bir süre sonra hayat çok sıkıcı olurdu. Elde ettiklerimiz bizi sıkmaya başlar, amacımız kalmaz, çoğumuz bunalıma girerdik herhalde.
Evet, ekonomik krizden çok etkilendik, kayıp çok büyük olunca da hayat anlamını yitirebiliyor ama yine de mücadele etmek gerek. Mücadeleyi kesmeyenlerin sonunda kazanacağına inanırım ben..
En umutsuz, en bitkin anlarında küllerinden yeniden doğmayı başaranların sonunda kazanma şansı mutlaka vardır. Onun için de "Türkiye battı, batıyor", "Her şey toptan kötü, artık gelecek için fazla ümit yok" tarzı yazılar yazan meslektaşlarıma şaşırıyorum. Bu tür bir ümitsizliğin topluma aşılanmasının yanlış olduğunu düşünüyorum.. Her zaman mutlaka bir çıkış yolu, çaresi vardır ve gerçekten istersek bunu başarabiliriz. Ümidimizi asla kaybetmediğimiz ve canla başla çalıştığımız takdirde, mutlaka!
Efendim bunları şimdi neden yazıyorum, çünkü son günlerde okuyucu mektuplarımda da bu ümitsizliği fazlasıyla görüyorum. "Nereye baksak, neye el atsak bir yanlış, bir eksik var, öyleyse biz adam olmayız." Gelinen sonuç bu.. Bence hiç de değil, mücadele edeceğiz. Tek tek herşeyle mücadele edecek, haklarımızı elde edecek, bu ülkeyi daha mutlu bir halkın yaşadığı hale getireceğiz.
Bunu da sinerek, bıkarak, bezginlik göstererek değil, ümitle, hırsla, çalışkanlıkla başaracağız. Basın krizden en çok etkilenen sektörlerin başında geliyor ama biz buna rağmen aynı tempoyu sürdürüyoruz. Bırakmıyoruz, kaçmıyoruz, hiçbir dönemde, hiçbir şeyden çekinmiyoruz. Şikayet ettiğimiz düzenin bir parçası olmamak için yapmıyoruz bunu.. Sizler de öyle olmalısınız.
"Yazıklar olsun" meselesi..
Şimdi gelelim konumuza.. Yazılarım arasında en çok okur tepkisi alanlardan biri de ABD'ye bursla gidip master ve doktora yapan, sonra da orada iş bularak kalan öğrencilerle ilgili yazdığım 'Yazıklar olsun' başlıklı yazı oldu. Gelen tepkiler arasında aynı fikirde olarak teşekkür edenler de var ama çoğunluğu ABD, Türkiye, Rusya, Japonya kısacası dünyanın her köşesinden gelen ve bana kızan okurlarım oluşturuyor.
Önce onların Türkiye hakkındaki umutsuz fikirlerine katılmadığımı söyleyeceğim.
Sonra da.. Eğer her konuda sizinle aynı fikirde olsam yazılarımı okumak kimbilir ne sıkıcı olurdu diyeceğim. Düşünün ailenizin yazarı.. Kafanızdan ne geçse tık diye yazıyor, hiçbir farklı görüş, ufuk yok.. Ben olsam okumazdım.
Yazan ve kızan, aralarında öğretim görevlilerinin de bulunduğu arkadaşlardan bazılarının adlarını (veya kod adlarını) verelim. Savaş Tay, Alp Malazgirt, Emir Genç, Fikri Sönmez, Hande Mumcu, Mehmet Polat, Bran Morn, Mahlis Öztürk, Gürsoy Erdal, Deniz Simon, Erdinç Aydın, Seneca, Tempcare, Jülide Sencan, İbrahim Uludağ, Hatice, Adem Akyüz, Murat Yüksel, Levent Yanık, Mustafa Fotumacı ve daha birçokları..
Genel fikir şu; Araştırmaya ve araştırmacılara imkân tanınmıyor, bilgisayar bile yok, Türkiye kendi insanını harcıyor, haksızlıklar var, "Vatan, millet, Sakarya milliyetçiliği bitti, karnımız nerede doyarsa orada kalırız", "Türkiye'de köşeler, devlet ve özel sektör yöneticileri, üniversite yöneticileri, YÖK ve siyasi partiler tarafından tutulmuş", "Beyin göçüne karşı çıkmayın", özgürce çalışma imkânı yok..
Bu arada bana "Siz şartları biliyor musunuz, mesleğinizi ülkedeki koşullar yüzünden yapamasaydınız ne olurdu, size yurtdışından iyi bir teklif gelse kabul etmez miydiniz" gibi sorular soranlar da var.
Onlara cevabım şu; şartları biliyorum, zorluklar çok.. Koşullar yüzünden mesleğimi yapamadığımda "tercüme" yaparak para kazandığım günler oldu.. Manchester Üniversitesi'ni bitirdiğimde o üniversiteden, İngiltere'de Shell Araştırma Merkezi'nde staj yaparken Shell'den teklif aldım. Ama ben dönerek Türkiye Petrolleri'nde çalışmayı tercih ettim.
Burslu okumamıştım, ama döndüm.. Emeğimi, bilgimi kendi ülkemde kullanmanın daha doğru olacağına inandığım için döndüm. Çektiğim sıkıntılardan da pişman değilim. Sonunda "birşeylerin" düzelmesi için "okyanusta bir damla" bile olsa katkı sağlamış olmaktan da mutluyum.
Burada konu "beyin göçüne karşı olmak" değil. Aksine beyin göçü olmalı, bazı beyinler orada daha iyi imkânlarla daha donanımlı hale gelmeli.. Hatta Avrupa ve ABD'ye yerleşen vatandaşlarımız bulundukları ülkenin vatandaşlığına da geçmeli ki oy hakkımız olsun ve dış destek sağlayabilelim. Yazan okurlarımızın dediği gibi anti-Türk lobileriyle mücadele edelim.
Ama. ABD en başarılı, en pırıl öğrencilere hemen parlak teklifler yapıyor. Türkiye'deki liselerden kapıyor ve giden gelmiyor. En iyi beyinler sürekli tek yönlü olarak göç ederse, orada daha iyi yetişenler dönmezse, burası kimlere kalacak? Sadece para ve rahatlığı düşünürsek burada şikayet edip durduğumuz sistemi kim değiştirecek? Üç kuşaktır bulundukları koltukları bırakmayanlar mı, yoksa bencil, küçük beyinleriyle köşe dönmecilik peşinde olanlar mı?
Hele de, binlerce başarılı öğrenci maddi imkânsızlık yüzünden iyi eğitim imkânından yoksun iken devlet bursu şansına sahip olan, devlet tarafından yurtdışına gönderilen, sonra da kaçıp gidenlere sempati göstermemizi beklemeyin lütfen.. Şartlar istendiği gibi değil gelin, mücadele verin ve düzeltin.. Birlikte çalışalım ve düzeltelim.
Görevimiz bu, ben böyle düşünüyorum.. Bunun da kör milliyetçilikle falan alâkası yok arkadaşlar!
Bravvo Evren Paşa!
Kenan Evren'in Yener Süsoy'la yaptığı röportajı okuyanların çoğu herhalde benim gibi ikinci satırda bir "Ooo.."çekmişlerdir.. Daha henüz Gülben Ergen'li, Emel Sayın'lı ve Bodrum geceleri havadislerinin yer aldığı ikinci kısmı okumadık ama şimdiye kadar okuduklarımız bile çok ilginç.. Bir süredir magazin basınına sık sık konu olan Evren Paşa bakın neler demiş;
Bodrum'da muhteşem deniz manzaralı, 240 metrekare ev 50 milyara malolmuş.. (Ooo.. Başka var mı bu evden, sudan ucuz, hepimiz alalım.)
Halk "Niye erken gittiniz Paşam deyip, elini öpüyor"muş.. (Ooo, hangi halk, korumalar filan mı acaba?)
Bir paşa bir il başkanını sinirlenip itmiş, "Haddini bil" demiş. Ne varmış bunda? Bizim insanları teşhir etme hakkımız varmıymış.. Hergün ülkede böyle nice olaylar yaşanıyormuş, asker olunca mı büyütülüyormuş. (Ooo.. Burası demokratik bir ülke Paşam, kimse kimseyi öyle iteleyip hakaret edemez.)
Sayın Evren "Allah bir daha bu ülkeye darbe göstermesin, her darbede 100 yıl geriliyoruz. Artık sorunları demokratik çözümlerle halledelim" demiyor. "Bugün olsa 12 Eylül'ü yine yaparım" diyor. Ama artık bu halkın kesinlikle bir darbeye daha tahammülü yok Paşam. Bugün dilenir durumda olmamızın bir nedeni de sık sık yaşadığımız darbelerdir. Yeter artık.. Aklı başında hiç kimse de darbe dönemlerini özlemiyor bilesiniz. Bu arada.. Birinci dereceden emekli okurlarımız arayarak "Biz emekli maaşlarımızı bekliyoruz. Aynı şartlardaki Evren Paşa nasıl bu kadar rahat yaşıyor" diye de soruyorlar.
Onu da iletmiş olayım!
|