Türkiye'nin "demokrasiye geçmeye" çalıştığı yıllarda, elli beş yıl önce henüz "medya" sözcüğü bilinmemektedir. "Basın" da denmez, "matbuat" denir.
O günlerde Başbakan Recep Peker, 1946'nın çok tartışmalı seçimlerinde Meclis'e gelmeyi başaran Demokrat Parti'nin lideri Adnan Menderes'e "psikopat" der. Büyük bir gürültü kopar. CHP iktidarına muhalefet eden gazeteler yayınlanmaya başlamıştır, ama hem sıkıyönetim devam etmektedir hem de Başbakan Recep Peker ülkenin en "korkulan" kişisidir.
Bedii Faik, Tasvir gazetesinde iki gün üst üste iki "fıkra" yazar:
"Sabırsızlanmanın faydası yok. İktidarlar takvimdeki aylar gibidir, ancak vakitleri gelince giderler. Mesela şimdi mart ayından bıksanız, takvimden onu koparıp atmakla kurtulabilir misiniz? CHP de böyle, sabırlı olun, vakti gelince gidecek, hem de fena gidecek!"
"Dünkü yazım bazı okurlarımı duraksatmış, soruyorlar: 'Senin kastettiğin ay hangisi ki?'
Cevap vereyim: Bizim takvimdeki Recep ayıdır."
Biz senden korkuyoruz ki...
Sıkıyönetim hemen harekete geçer, Tasvir kapatılır, matbaası mühürlenir. Kuşkuya gerek yoktur: Recep deyince Recep Peker hatırlanır, "Recep ayıdır" ile de "ay-ayı" çağrışımı yapılmıştır.
Bedii Faik uğraşır ve o günlerde İstanbul'a gelen Başbakan'dan randevu almayı başarır. 25-26 yaşındaki genç gazeteci sonunda Başbakan'ın "huzur"una alınır.
Recep Peker genç gazeteciyi ayağa kalkarak karşılar "Ne kadar da gençmişsin, biz seni yaşlı başlı kocaman biri olarak düşünmekteydik" der.
Genç gazeteci, çekinerek Başbakan'a kendi yazısı yüzünden gazetenin kapanmış olmasının sonuçlarını anlatır. Başbakan dinler, sonunda sorar: "Sen benden korkuyor musun?" Genç gazeteci "hayır" diye cevap verir.
Başbakan Recep Peker: "Fakat biz senden korkuyor olmalıyız ki gazeteni kapatmışız!.. Gazetenin kapatılmasını böyle al ve rahat et. Bu memleket yepyeni bir yola, hiç bilmediği ve alışık olmadığı bir yola girmiş bulunuyor. Bu yolda cesaretle ilerlememiz zorunlu artık. Hepimiz hem birşeyler öğreneceğiz ve hem de devamlı yürüyeceğiz. Bu yürüyüşte cesur adamlara olan ihtiyaç, her devirden fazladır. Sen cesaret sahibi bir genç yazarsın bunu hiç kaybetme..."
Muhalif bir genç gazeteci ile çok güçlü başbakan arasında geçen bu konuşmayı, olayın kahramanı Bedii Faik "Matbuat Basın derken... Medya" adlı kitabından yayınladı.
Bedii Faik, bunun gibi onlarca olay anlatarak "matbuat"ın "basın"a dönüştüğü dönemin sıkıntılarının "demokrasi" mücadelesi ile birlikte yaşandığını gösteriyor.
Bedii Faik anılarının arasına "dersler" de serpiştiriyor:
"Burada genç yazarlara, yazar adaylarına seslenmek isterim.
Bir polemiğe, yani kalem kavgasına girerken, karşınızdaki insanı sevebilmeniz ihtimali olduğunu da hiçbir zaman hatırdan çıkarmayın! Bu size, kelimelerinizi daha dikkatli seçme, daha az kırıcı ve hırpalayıcı olma yolunu açar... Savunulması mümkün, munis sözcüklerle polemik yapmak, hırçın ve keskin olanlarla yapmaktan şüphesiz daha zordur. Ama mutlaka aydınlık sonuçludur!"
"Matbuat" yarım yüzyıl önce "basın" oldu, şimdi de"medya" olmaya çalışıyor. Elli yıl öncesinin "geçiş" sancılarıyla aynı olmasa da, bugünün "değişim" sancılarının önemli bir bölümünde yine "demokrasiye geçiş" cesaretinin eksiliğini yaşıyoruz.