Herkes her işi yapamaz. Doğru yoldan çıkıp da, yanlış yola sapamaz. Yanlış yol Taksim'e; Eminönü'ndeyken, İstinye'den gelmektir.
Acaba gerçekten öyle midir? İşte sorun burada. Eminönü'ndeyken Taksim'e; İstinye'den gelirsen, yanlış yola sapmış olur musun? Olursun, olamazsın, olamazsın olursun.
Taksim'e gitmeye acelen yoksa, canın da kış Boğazı'nda azıcık dolaşmayı çekmişse; Taksim'e, Kabataş'dan, Gümüşsuyu'nu çıkarak değil; Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Rumelihisarı, İstinye'den; suratsız gökyüzüyle, keyifsiz ve sinirli Boğaz sularını seyrederek gitmek en doğru yoldur.
"Gerçi mahzenin şarabı boldur,
"Fakat zaman gelip geçmek üzeredir."
Ozan burada şarabı bol mahzeni, yaşamın simgesi olarak kullanıyor. Mahzende şarap bol, fakat yeterince zaman yok. Doğrusu ince buluş.
Neden yeterince zaman yok, diye sorunca; konuşma derinleşir. Sonbahar da geri kalınca, havalar büsbütün serinleşir.
Havalar büsbütün serinleşince ne yaparsın? Eminönü'nden Taksim'e gitmek için en uzun yolları aramaya başlarsın. Oysa bu düz mantığa aykırıdır. Hava soğuyunca insan, gideceği yere bir an önce gitmek ister. Acaba gideceği yere bir an önce gitmek ister mi? Aslında gideceği yere bağlıdır bu. Demek ki, düz mantık her zaman gerçeği bize yansıtmıyor. Hoş, zaten artık ne soba, ne de kalorifer evleri ısıtıyor.
Büsbütün serinleşen havalarda, gideceğin yerler de soğuksa, neden Eminönü'nden Taksim'e giderken, Boğaz yollarını seçmeyesin? Mahzenin bol şarabından bir kadehcik daha içmeyesin? Ama işte herkes her işi yapamaz, doğru yoldan çıkıp da yanlış yola sapamaz. Öyleyse Eminönü'nden Taksim'e bir an önce git kerata... İnat bu ya, ben Tarabya'dan gideceğim...
Olur mu be birader?...
Eminönü'ndeyken Taksim'e de, Tarabya'dan gidilir mi?
Gidilir, gidilemez...
Gidilemez, çünkü mantığa aykırı.
Hangi mantığa aykırı? Taksim'e bir an önce varmak isteme niyetinin mantığına aykırı. Ya bir an önce varmak isteme niyetin yoksa; o zaman mantığa en uygun olan Taksim'e hiç gitmemektir.
Demek ki niyetle mantık arasında bir ilişki var gizlice. Yoksa gün boyu çalıştıktan sonra Nihat Bey, neden evinden kaçsın her gece?..
"Baktım ki yazın bastığımız otları solmuş
Senden boşalan bağrıma göz yaşları dolmuş
Son demde bu mevsim gibi benzim de kül olmuş
Geçtim gene dün eski hazan bahçelerinden."
Ahenkli, ama uyduruk ve zorlama...
Ama yine de şarkı olarak arada sırada söylenir.
Ozan biraz da neye bakıyor? Yazın bastıkları otların solmuş olduğuna bakıyor. Solan otlar imajı, ters geliyor insana. Ot sözcüğü, çimen sözcüğü gibi zengin bir çağrışım yapmıyor...
Bir aşık, yazın sevgilisiyle bahçelerde gezdikten sonra, sonbahar gelince aynı bahçelerden tek başına geçerken otlara bakarak mı düşünür sevgilisini?
Ben kişisel olarak bunu hiç denemedim. Denemiş birine sormalı. Yazın bahçelerde sevgilisiyle dolaştıktan sonra, sevgilisini yitirmiş bir aşık aynı bahçelerden geçerken nereye bakar?
Efendim otlara bakar...
Bahçede otların üstünde mi dolaşıyormuş bunlar?
Üstelik de otlu bahçe bakımlı bahçe değildir.
Bir bahçenin bahçe olması için, öncelikle otlarını ayıklamak gerekir.
Ulan ozan bahçevan mı, alt tarafı bir şarkı yazıyor işte, diyeceksiniz...
Yooo efendim kazın ayağı öyle değil.
Ozan bahçeyi yazıyorsa, bahçeyi bahçe gibi yazmalı... Ama buradaki bahçe, gerçek bahçe değil de, park anlamındaymış. Otlar da, ot anlamında değil, çimen anlamında kullanılmış. Lafa bak... Yazın otlarına basarak gezdiğimiz parkların sonbaharda otları solmuş... İyi olmuş... Otlar da belki sonbahar geldiği için değil, üstüne bastığınız için çok daha önceden solmuştur. Parkların solan otları...
Hadi be... Eminönü'ndeyken, Taksim'e Sarıyer'den gideceğim...
Yazın parkların çimenleri üstünde bir sevgiliyle dolaştıktan sonra, sonbaharda aynı parktan tek başına geçerken otların solmuş olduğunu görüp, bunu da şiir diye yazmaktan iyidir...
"Sizi dün bekledim o yollarda
Ki gezindikti bir zaman karda."
Harika... Söz aramızda ben Yahya Kemal'i çok severim aslında, ama "Ki gezindikti bir zaman karda" hiç hoşuma gitmiyor...
Yazın parkların otlarına basarak arkadaşlık ettiğini, sonbaharda aynı parklardan tek başına geçerken solan otları -ot solmaz, olsa olsa sararır ya, neyse- görüp eski aşkını anımsa; sonra da kış günü karlarda gezdiğin sevgiliyi, git aynı yolda öyle bekle... Bana pek şairane görünmüyor bu tavır...
Eminönü'nden Taksim'e, Kağıthane'den gitmek daha mantıklı...
Bir zaman bir kızla karlı bir yolda geziyorsun, sonra da bir gün aklına esiyor gidip o yolda kızı bekliyorsun... Deli derler adama yahu... Üstelik öyle bir rüzgar esiyormuş ki, gözleri kararmış ozanın... Çünkü şiir "Kararan gözlerimle rüzgarda"... diye devam ediyor. Rüzgardan da insanın gözü kararır mı, kestiremiyorum. İnsanın gözü daha çok açlıktan kararır gibi geliyor bana...
Efendim şiirdir bu... Vezin nedeniyle çimen ot olur, sararacağına solar, göz de rüzgardan kararır...
Eh iyi ya ben de Eminönü'nden Taksim'e, Kasımpaşa'dan giderim.
Patla be... Eminönü'nden Taksim'e nereden gidersen git ulan, bize ne... Bak bu da doğru...
Yalnız önemsizi yazmak, acaba önemliyi yazmaktan daha zor değil mi, diye de insan bazen düşünüyor...
Belki de günlük yaşamımızda kafamızdan geçen düşünce akımlarış Eminönü'nden Taksim'e giderken, bir an Boğaz'da dolaşmak istemiyle yanlış yollara sapmaya benzer çalkantılar içinde sallanıyor.
Sonra bir dize takılıyor dudaklarına...
"Baktım ki yazın bastığımız otları solmuş"...
Yahut:
"Ki gezindikti bir zaman karda"...
Saçma buluyorsan kendi kendine. Başkası da senin Eminönü'nden Taksim'e giderken, Boğaz yolunu yeğlemeni saçma buluyor.
Yani herkesin yapıp söylediği, herkese az çok saçma geliyor bir ölçüde...
Ne bileyim canım, böyle bir şey işte yaşam...
Bir yazarın dediği gibi:
- Esas olan yanlıştır, "doğru" yanlışın kazaya uğramış biçimidir...
Ve inanın, bizim en büyük özelliğimiz sanırım, "esas"ı hiç kazaya uğratmamaktır...
Not: 17 yıl önce yazılmış bir yazı... "Güneş"den...