Matematik derslerinde bir türlü başarılı olamayan çocuğun uykuları kaçar....
Kendini suçlar; ama bu anlaşılmazdır... Yeteneksizlik midir bu, nedir? Anlayamaz. Sayılarla neden başı hoş değildir? Yavaş yavaş sayılarla arasını açan "dünyayı" suçlamaya başlar.
Sonra karar verir; bu işlerden anlamayan annesi suçludur; matematiği güçlü olup yeteneğini aktaramayan(!), üstelik kayıtsız kalıp sadece öfkelenen babası suçludur ona göre...
Basit problemleri sevdirerek anlatamayan öğretmeni de suçludur.
Okula gelince o zaten suçlunun başıdır...
Ve aslında hayat anlaşılmaz biçimde çocuğa karşı sayılarla saldırıya geçmiştir; demek ki hayat suçludur!
Böyle düşünür çocuk, böyle kırılır, böyle kopar.
Sonra büyür çocuk.
İçinden çıkamadığı her durumda başkalarını suçlamayı, sistemi lanetlemeyi öğrenmiştir. Kaderine yanmayı öğrenmiştir ama bütün bunlarda kendi payını bilmeyi öğrenememiştir.
Oysa spor yapan çocuklar başarısızlıklardaki paylarını bilirler. Elbette yenilgilerden sonra onların da canları yanar hafiften hafiften! Ama bir yandan da gerçeğin; başarısızlığın nedenlerinin ve bir yenilginin "haksızlığa uğramak"la ilgisi bulunmadığının farkındadırlar...
Spor yapan, erken yaşta öğrenir ki yeterince hızlı koşamazsan geride kalırsın; topu bir türlü potaya atamazsan takımının yenilgisinde rol oynarsın; koşmaz, çalışmaz, mücadele etmezsen rakip takımın golleri daha fazla olur...
Ancak bir dahaki sefere senin daha çok ve hızlı koşma, senin daha çok sayı yapma şansın hep vardır...
Spor kültürü bu yüzden belki en çok bizim çocuklarımıza ve bizim toplumumuza gerekiyor.
Çünkü düşmanlık duygularının yerine yarışmacı rekabeti geçirmeye acil olarak ihtiyacımız var...
Çünkü bizi yenenin kader olmadığını anlayıp öğrenmeye ihtiyacımız var...