  
Panelim var el gibi, ne bakıyon mal gibi?
Sinema eleştirmenleri mafyası olur da panel mafyası olmaz mı? Bu sektörü kendi içinde dilimlere de ayırabilirim istersem.. Eğitim panelleri mafyası, ekonomik paneller mafyası, sanatsal panel mafyası diye.. Yeter ki paşa keyfim istesin..
Günümüze "Şükür kavuşturana.." çekerek başladık.. Şükrettik çünkü yakın silah arkadaşlarımızdan Nebil Özentürk, Amerika'ya yaptığı "tetkik ve inceleme" gezisinden nihayet döndü..
Nebil'in Türkiye'ye dönmesi bu kadar önemli mi diye merak edenlere söyleyeyim.. Sizin için olmayabilir ama benim için çok önemli..
Yakın arkadaşlarımdan Kemal Yıldırım nasıl ki "ideolojik" beslenmemi sağlarsa Nebil de dünya ile iletişim kurmama yardımcı olur..
Eğer Nebil olmasa ben dünyada olup biteni bırakın, kendi çevremde dahi ne olup bittiğini öğrenemem..
***
Arkadaşlığı bir yana, bu anlamda "iki ayaklı fukara gazetesi" gibidir.. Gazete dediğin şey altı üstü kağıda basılı bir nesne.. Gazeteye yeni bir haber geldiğinde, onu okura verebilmek için yeniden baskıya hazırlanman, birçok yeni işlem yapman gerekir..
Koca bir organizasyonun dünya kadar vaktini alır.. Nebil'in böyle problemi yoktur..
Tek başına çalıştığından, yakaladığı haberi birkaç saniye içinde duyarsınız..
Habercilikte birinci..
Üstelik herşeyi, kaynağından ve doğru olarak öğrenir.. Eğer haberciler arasında bir sıralama yapsalar ben Nebil'i birinciye koyarım.. Altını da dört beş sıra boş bırakırım..
Bir gazetenin, bir ajansın veya televizyon haber merkezinin dünya kadar para harcayıp, dörtyüz beşyüz kişi çalıştırarak yaptığı organizasyonu Nebil tek başına halletmiştir..
Üstelik cebinden bir kuruş çıkarmadan..
Bunu nasıl becerdi diye çok kafa yordum.. Sonunda çözdüm.. Nebil Adanalıdır ama İzmir'den yetişmiştir.. Ne hikmetse İzmir'den yetişme gazetecilerin birbirleri ile yakın bağları vardır..
Birbirlerinden asla kopmaz, Cano aşiretinin üyeleri gibi birbirleriyle yakın ilişki içinde yaşarlar.. Yalnız İzmir kökenli gazeteciler, Adana'nın Cano aşiretinden farklıdır; temsil otobana çıkıp araba soymazlar..
Onun yerine sabahtan akşama kadar birbirleri ile telefonda konuşurlar..
Çalıştıkları yerdeki arkadaşlarından biri asansörde gaz çıkarsa, İzmir kökenli gazeteciler için haberdir ve birkaç dakika içinde o gazın kokusu yayılmasa bile haberi bütün İstanbul'a yayılır..
Söylediklerimden sakın yanlış mana çıkarmayın.. İzmir'le alıp veremediğim yok.. Ki bu güzel ilimiz onların deyimi ile "Yiğidin harman olduğu" yerdir..
Yalnız biraz habere düşkündürler o kadar..
Haaaa! Bunları bize anlatıyorsun da biz gazetecinin İzmirlisini, Manisalısını nasıl ayırt edeceğiz, derseniz o başka.. Bunun da yöntemi var..
Evvela hallerine bakacaksınız.. Ellerinde cep telefonu varsa ve bu cihaz günün on iki saati kulaklarına yapışık duruyorsa, o gazeteci muhtemelen İzmir kökenlidir..
Ayrıca sıfatlarına bakacaksınız.. İzmirli gazetecilerin gözleri pırıl pırıldır..
Ankara'dan yetişme gazeteciler böyle değildir.. Bürokrasi onların ruhuna işlediğinden, onların gözü boş bakar.. Üstelik bayat balık gözü gibi donukturlar.. (Kaynak: Milliyet'ten Hasan Cemal'in, Sabah'tan Bilal Çetin'in köşelerinde kullanılan fotoğraflar..)
İzmirli gazetecilerin gözlerindeki ışıltı, onların daha zeyrek olmasından değildir.. Bu ışıltı günün oniki saati kafalarına dayalı tuttukları cep telefonundan gelir..
Haber aktarmak için katlandıkları bu fedakarlık sayesinde cep telefonunun radyasyonu bunların kafalarına yüklenir.. Bu sayede kafaları portatif nükleer reaktöre döner.. Reaktörün şavkı gözlerine vurduğundan bakışları reflektör kıvamında ışıldar..
Panel mafyası mı?
İzmir kökenli gazetecilerin bir de kendi aralarında kurdukları "Panel mafyası" var ki etkisi "Buca'dan saldım kılıcı, Amerika'dan çıktı ucu.." dedirtircesine güçlüdür..
Bu memlekette İzmirli gazetecilerden birinin katılmadığı bir panel düzenlenemez..
Nükleer santrallerin çevre ilişkisi mi tartışılacak, İzmirliler oradadır.. "Buğdaya dadanan kımıl zararlısı ile mücadelenin modern resme etkileri" konulu bir panel yapılsa, İzmir kökenli bir gazeteci muhakkak oradan baş verir..
Panel'in nerede yapıldığı da önemli değildir.. Afganistan'ın başkenti Kabil'de yapılacak, deseniz "Taliban askeri" kılığına girip, oraya giderler..
Fikirlerinin olmadığı bir konu yoktur.. O fikrin kendilerine de bir faydası yoktur..
Temsil, bizim İzmir'den yetişme gazeteci arkadaşımız İlker Sarıer'i ele alalım.. Hem ODTÜ hem Hukuk mezunudur.. Malumatfuruştur.. Okur yazar.. Bade süzer..
***
Bu İlker talebeliğinde kendine cep harçlığı çıkarmak için çare aramış.. Aklına marul satmak gelmiş.. Mevsimi de uygun.. Gitmiş, Söke yakınlarındaki bir bostanın marulunu parasını peşin verip kapatmış..
Sonra bir kamyon tutmuş, marulları yükleyip İzmir'e getirmiş..
Pazar'dan da yer tedariklemiş.. Marulu oraya yığmış..
Kendi marulları Fatih Sultan Mehmet efendimizin balyemez topu güllesi iriliğinde.. Komşu tezgahtakiler ise el kadar.. Onlar üç liradan satıyor, İlker beş liradan başlamış pazara..
Birkaç saat geçmiş, mal erimiyor.. Komşu tezgahtakiler marulu iki liraya düşürdüklerinden herkes onlara rağbet ediyor.. İlker de marulu üç liraya indirmiş ama vakit geçmekte..
Sonunda akşam alacası çöktüğünde diğer pazarcılar malı bitirmiş, bizim İlker hala iki liraya müşteri arıyor..
Cinnet hali hava karardığında gelmiş.. Koca bostanın marulu elinde kalan İlker hırsından bütün marulları ayakları ile ezip telef etmiş.. Aktif ticaret hayatını da orada bitirmiş..
O gündür bugündür ekonomi ile teorik bazda ilgilenir.. Gah panellere katılarak "Türk ekonomizinin nasıl kurtulacağına dair" fikirlerini anlatır, gah gazeteye yazar..
YARIN: Gazeteci Nebil Özgentürk, Macera-Man Coşkun Aral ve Romantik İsyankar Can Dündar Amerika'dalar.. Söylemesi ayıptır, paneldeler..
|