kapat

10.08.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
Superonline
Sabah Künye
Arbeta
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
CENGİZ ÇANDAR(ccandar@sabah.com.tr )


Hukuk devleti mi; İslam'a yeni yorum mu?

Türkiye, İslam dünyasına "ideolojik anlamda", yani İslam'a getirilecek "yeni bir yorum" ile öncülük yapabilir mi?

Elbette yapabilir ve üstelik yapmalıdır da. Ayrıca, Batı nezdinde İslam'ı yüzyıllar boyu temsil eden Osmanlı İmparatorluğu'dur; son yüzyıllar boyunca Batı ile en yakın temasta olan odur ve Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu'nun, içinden çıkan yirmi küsür devlet arasında "baş mirasçısı"dır. Osmanlı borçlarını ödemek bile Türkiye Cumhuriyeti tarafından üstlenilmişti.

Avrupa Birliği aday üyeliği -ve asıl olarak tam üyelik-, Türkiye'ye böyle bir "uluslararası rol" ve "tarihi misyon" için mükemmel bir fırsat sunmaktadır. AB, Helsinki kararının yapısı ve içeriği ile "Bunlar, biz ne yaparsak yapalım, Müslüman olduğumuz için bizi almazlar" postülasını boşa çıkartmıştır. Türkiye, eğer AB'ye üye olamazsa, Müslüman olduğu için "demokratik" bir ülke olamadığı için üye olamayacaktır. AB, Helsinki kararı ile, bir yandan da, Huntingtoncu "Uygarlıklar Çatışması" postülası tartışmalarına bir "ideolojik ve siyasi nokta" koymuştur.

Avrupa bünyesi içinde, "Batı uygarlık projesi" ile "İslam uygarlık birikimi"nin sentezi için en uygun durumdaki ülke Türkiye'dir ve Türkiye'den beklenen de budur.

Bu beklenti, en vurucu ve en veciz biçimde Amerikan Başkanı Bill Clinton'un Kasım 1999'da TBMM'de yaptığı konuşmada vurgulanmıştır. Helsinki kararı, Clinton'un temas ettiği hususları, ilân edilmemiş bir "AB stratejisi" haline getirmiştir. Helsinki kararı, o nedenle, asıl "felsefi" boyutlarından ötürü önemlidir. İlk kez, bir Müslüman ülke -uygulama laiklik dahi olsa, kültürel ve demografi olarak öyle- diğer tüm Avrupalı aday üyelerle aynı kriterler gözönüne alınarak "Avrupalı" sayılacaktır hükmü verilmiştir. Türkiye'de işin bu boyutu hakettiği ve gerektiği ölçüde kavranmadı. Sadece, İslami çevrelerin bir bölümünde "ürkek" de olsa, bu yönde belli bir kavrayışın izleri sezildi. Fazilet Partisi içinde ortaya çıkan "yenilenme hareketi" bu kavrayışın yansımalarından biridir.

Bu durumda, Başbakan Bülent Ecevit'in dünkü Sabah'ta yer alan görüşleri ile bugün İslam ülkelerinin büyükelçilerinin yine Sabah'ta yer alan olumlu tepkilerini, Türkiye'nin sözünü ettiğimiz "tarihi ve stratejik misyonu" açısından umut verici işaretler olarak görmek mümkün müdür? Hayır. Kendimizi aldatmayalım. İslâm ülkelerinin büyükelçilerinin bu konuda ne dediğinin hiçbir önemi yoktur. Türkiye, İslâm ülkeleri nezdinde, "İslâm'a ilişkin misyonu" itibarıyla değer verilen bir ülke değildir. Ortadaki ölçü, daha kısa bir süre önce, bu ülkelerin tümünün birarada bulunduğu İslâm Konferansı Örgütü'nün Genel Sekreterliği'ne talip olan Türkiye'nin, orada aldığı yenilgidir. İslâm ülkelerinin kuruluşunda, idari bir görevi üstlenmesine dahi güvensiz bakılan bir Türkiye'ye, o ülkelerin dışişleri bakanlarının yakmadığı "yeşil ışık", Ankara'daki büyükelçilerinden alınabilir mi?

Ayrıca, İslâmi her belirtiye karşı anti-demokratik reflekslerden sıyrılamamış bir hükümetin, "hukuk devleti" kavramından nasibini almadığı izlenimini veren özürlü Başbakanı Bülent Ecevit'in, "İslâm'ın yeniden yorumlanması"nda bir önderlik icra edebileceğine aklı kesen var mı? Faşist bir kafanın ürünü olan KHK bozgununun başkumandanı Ecevit'in, bu bozgunun yaşandığı gün "İslâm mütefekkiri" gibi sunulması inandırıcı geliyor mu?

İslâm ülkelerine demokrasinin bir gün geleceğine inanan Ecevit'in, İslâm ülkeleri liderleri içinde, en yakın ahbabı Irak diktatörü Saddam Hüseyin değil mi? Saddam ve benzerleri yıkılmadan, İslâm ülkelerinde demokrasiden söz etmek söz konusu olabilir mi? Ecevit'in Saddam konusunda görüşlerini değiştirmiş olduğundan haberdar değiliz.

Türkiye, "Kopenhag kriterleri"ne göre "demokratik" olmadan, İslâm'ın yeniden yorumlanması gerçekten tartışılabilir mi? Türkiye, "hukuk devleti" kimliği taşımadan, İslâm ülkelerini etkileyebilir mi? Batı dünyasının, kendisinden beklediği "misyon"u yerine getirmesinin imkânı olabilir mi?

Sayın Ecevit, İslâm'ı yeniden yorumlamak yerine, kafanıza "hukuk devleti" nosyonu yerleştirmeye ve Türkiye'ye "demokratik" bir kimlik kazandırmaya gayret edin, sizden başka bir istemeyiz. Önce demokrasi. Ardından, İslâm'ın yeni yorumu da mümkün olabilir.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır