19. Yüzyıl'dan bu yana çağdaş bir Devlet'in "mimari yapısı" gitgide daha netleşmiş, daha saydamlaşmıştır.
Devlet'in mimari yapısı 2 büyük ve güçlü temel üstünde durmaktadır:
1- Ekonomi
2- Hukuk
Türkiye'de ekonomik temelin, "karma ekonomi" adı altında, "siyasetçi eliyle kişi zengin etmeye" yarayan; üçkağıtçılık ve kapkaçcılık harcıyla karılmış bir talan ekonomisi yozlaşmasından ibaret olduğu artık iyice biliniyor...
Bunun da bir nedeni, vaktiyle Padişah'ın şahsına ait ülke topraklarının, Cumhuriyet'le birlikte Hazine arazisine dönüştürülmesi; dolayısıyla da tasarrufunun iktidar siyasetçilerine bırakılmış olmasıysa; ikinci nedeni de, "Devlet Bankaları" adı altında iktidar siyasetçilerinin -genişçe bir ölçüde- tasarrufuna açık; gizli bir "Hazine-i hassa" yaratılmış olmasıdır...
Atatürk ilke ve inkikaplarının; -eski bir yozluktan uzantılı- böylesine çürük bir ekonomik temel üstünde, salt süngü gücüyle savunuluyormuş gibi olması; Türkiye'yi çok ilkel bir durumda ve görüntüde tutmakta...
Gelelim Hukuk'a... Türkiye'nin hiçbir zaman bir hukuk devleti olamadığını içerde de bilmeyen kalmadı, dışarda da...
Peki bunun ayıbı kimde, yahut kimlerdedir?
Bunun, demagojik olmayan yanıtlarının; sade üniversitelerde değil, Parlamento'da da, Hükümet'de de, hatta Milli Güvenlik Kurulu'nda da incelenip aranması gerekir.
Çünkü "Türkiye bir hukuk devleti değilse, ne devletidir?" sorusunun yanıtını vermek; sade bilimsel kurumlara değil, siyasal kurumlara da düşer.
Unutmamak gerekir ki, "Bir ülke, ya bilimle yönetilir, ya zulümle" diye de genel bir kanı vardır...
Türkiye bir hukuk devleti olmadığına ve Türkiye'deki işkence sorunu da Avrupa Birliği'nin gündeminde bulunduğuna göre...
Neyse...
Görülüyor ki, "önce vatan..." hamasetiyle, ne çağdaş bir devlet kurulabiliyor, ne de bir devlet çağdaş olarak yönetilebiliyor..
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, tüm tarihimizin ilk hukukçu Devlet Başkanı... Hukuk bilincinden yoksun bir toplum için, önemli bir aşamadır gerçek bir hukukçunun Cumhurbaşkanı olması...
Soğuk Savaş yıllarında, Sovyet Komünizmi'ne karşı ortak bir cephe oluşturmakta "Cami" ile "Kışla" eleleydi... Yarım yüzyıla yakın olan o dönemde, ne "Camici siyaset"in irticacı olduğundan söz eden vardı, ne "Kışla"nın demokrasiye uyum sağlayamadığından...
Duruma ekonomik açıdan bakıldığında, her 2 kurum da üretici değildir, ama siyasetin içindedir. Üretici olmayan kurumların bir ülke yönetiminde, üretici kurumlardan daha çok ağırlık sahibi olmaya çalışmaları; "Ortaçağ" koşullanmalarından henüz bir türlü arınılamamış olduğunu gösterir. Zaten nüfusun yarısının hâlâ daha köylü olması da bunun bir başka karinesidir; Hazine arazileri kadastrosunun hala daha çıkarılmamış olması da...
Cumhurbaşkanı Sezer; iyice bayatlamış olduğunu hepimizin bildiği bürokratik kesimden; Camici siyasete yakınların ayıklanmasını amaçlayan kanun niteliğindeki Hükümet kararnamesini geri çevirdi. Günün konusu bu...
Sezer, gayet açık gösteriyor; böyle bir "Kararname" olmadan da; memurların göreve başlarken imzalamak zorunda oldukları "yemin"e aykırı davranmalarında -yine yasal olarak- "memurluktan çıkarma" ile cezalandırılabileceklerini..
Bize göre bir başka sorun da, atılması düşünülen memurların, oralara nasıl alındıkları...
Çok ağırdan da olsa, ite kaka bir yerlere geliyor Türkiye... Cumhurbaşkanı'nın gerçek bir hukukçu olması da, bunun çok önemli göstergelerinden biri...