Bundan bir ay kadar önce Emre Aköz yazmıştı; "yandı, bitti, kül oldu sendromu" diye... Kaslarının yanında zihnini de çalıştıran, sürekli fikir üretmek zorunda olan günümüz çalışanının durumunu mükemmelen özetliyordu... Tıpkı bir maratoncunun kırk kilometrenin kırkını da aynı tempoda koşamayacağı gibi, çalışanların da bir yerden sonra teklemeye başladığını, böyle durumlarda vitesi rölantiye alıp zihni dinlendirmek gerektiğini anlatıyordu.
Özellikle yaz dönemlerinde sık sık yaşanıyor bu sendrom. Dışarda çılgın güneş ve önünüzde bilgisayar... Burnunuzda güneş yağının hindistan cevizi kokusu, kulaklarınızda telefon sesi... Ya bir de gördüğünüz her mavi denizi çağrıştırırken, iki dakika "es" vereyim diye numarasını çevirdiğiniz arkadaşınızın mavi turda olduğunu öğrenirseniz...
İnsan tatili ne kadar özlediğini, yazın daha iyi anlıyor.
Ama insan dönünce şunu da anlıyor...
15 gün tatil yapıp bayram tatillerini ya da bir sonraki yazı beklemek yetmiyor...
Tatil sonrası ilk 15 gün insan "zımba" gibi oluyor. Kendini şarj eden beyin, denizin suyu kuruyana kadar mükemmel işliyor. Sürekli sokaklarda olmanın, insanlarla içiçe yaşamanın etkisiyle "durulaşan" zeka, üretkenliğine üretkenlik katıyor.
Ama 15 gün sonra, iş hayatının keşmekeşi insanın çevresini yeniden sarıyor.
Tatilde kendinizi "şarj ettiğiniz" düşüncesiyle insanlar sizden hep 'daha fazlasını' istiyor. "Tatilden döndün, beynin taze, haydi üret" baskısı omuzlarınıza çöküyor. Tatilin anıları "flulaşıyor", ama beklentiler hep "canlı" kalıyor. Stres artıyor. Bir sonraki tatilin altı ay sonra olması ise ümitleri kırıyor. Bir ay geçmeden sizi tatile zorlayan "Yandı, bitti, kül oldu" sendromunun artçı şoku geliyor.
Amerika'nın ünlü danışmanlarından olan ve arada bir Wall Street Journal'da yazan Jack Favley bu kaçınılmaz sona karşı yeni bir model öneriyor: Her iki haftada bir gün hafta arası bir gün izin yapın.
Favley, "Göreceksiniz, arada bir 'es' vermek, veriminizi artıracak. Kendinizi Formula 1 şampiyonu Michael Schumacher gibi görün. 120 turluk bir yarışta verdiğiniz beş saniyelik ara bile vücuttaki kasların gevşemesini, kan dolaşımının normal seviyeye inmesini sağlıyor. Önünüze değil, ileriye bakabilmenize yarıyor" diyor.
Favley'in bu görüşüne, Türk iş dünyasının önde gelen isimleri de katılıyor.
Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Nazif Zorlu, "Her gün aynı tempoyu yakalayarak, 18-20 saat çalışmanın imkanı da yok, verimi de. Arabanın yağını, suyunu değiştirmeden dünyayı dolaşmak mümkün mü?" diyor.
İbrahim Polat Holding Murahhas Azası Adnan Polat da "Sürekli çalışıyor, oradan oraya koşturuyorum. Sadece tekneyle geziye çıktığım zaman biraz rahatlıyorum. Onun için sıkıldığım zaman mutlaka işe ara veriyorum" diyor.
Arthur Andersen'dan Müge Yalçın, önemli olanın "akıllı çalışmak" olduğunu belirterek, "Şirketler artık çalışanlarını kendileri tatile gönderiyor" yorumunu yapıyor.
* İzne giderken cep telefonunuzu yanınıza almayın. İkide bir aranıp tatilinizi berbat etmemek için çalışma arkadaşlarınıza da "Sorun olursa arayın" demeyin.
* Maddİ imkanlarınız müsaitse "kaliteli" bir tatili tercih edin. Para hesabı yaparak, stresten kurtulmak için gittiğiniz yerde stres kurbanı olmayın. "All inclusive-Her şey dahil" tesisler bu açıdan doğru seçim olabilir.
* YurtdIŞI tatilleri genellikle insanı yorar. "Orayı da göreyim, bu müzeyi de gezeyim" derken, tabanlarınıza karasular iner. O nedenle tatil süreniz uzunsa ilk kısmında yurtdışını tercih edin. Son günlerinizi deniz kenarında ya da dinlenerek geçirin.
* Tatİle çıkarken çalıştığınız yerin telefonunu; hatta adını bile unutun. Kurduğunuz sistem sağlamsa orası siz yokken de tıkır tıkır işler. İşlemiyorsa zaten sizi tatil bile paklamaz.
* İzİn dönemi için patronun ya da müdürün kapısını çalmadan önce iki ya da üç farklı tarih belirleyin. İlk tarih reddedilirse ikinciyi, o da kabul edilmezse acil durum planını devreye sokun. Yine izin alamazsanız, üstünüze bu yazıyı okutun.
AÇIL SEZEN