kapat

31.05.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
Superonline
Sabah Künye
Atayatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
ÇETİN ALTAN(caltan@sabah.com.tr )


Tiyatro bir toplumun saydamlık boyutudur

Kendi gerçekleriyle yüzyüze gelebilmekten kaçınmayan toplumlar, İsa'dan önceki ilk çağlardan bu yana; "insanlığın ortak hayatını hem daha kolaylaştıracak, hem daha güzelleştirecek toplam çabaların tümüyle bütünleşerek, ona yeni artılar eklemek" demek olan "uygarlık" merdivenine, tarihsel basamaklar eklemişlerdir ve eklemektedirler.

Kendi gerçekleriyle yüzyüze gelmekten kaçınan toplumlar ise -sosyolojik bir değerlendirmeyle- "toplum" bile olamamış ve çağdaş uygarlığın dışında, sadece bir "kalabalık" olarak kalmışlardır.

Kendi gerçekleriyle yüzyüze gelebilme düzeyinin en somut kanıtı da, tiyatro...

Çünkü tiyatro, insanın da, toplumun da, egemenlerin de gerçek yüzünü yansıtır. Günlük yaşamda ise kimse kolay kolay gerçek yüzünü göstermez, sadece rolünü oynar.

Türkiye gibi Rönesans'dan geçmemiş ve tarihinde yazılı edebiyatla, yazılı tiyatro birikiminden yoksun kalmış bir ülkede, hayatını tiyatroya adamış insanlar; sade muhterem değil, sade muhteşem değil, aynı zamanda mukaddes insanlardır. Aynı cümleyi bir de öz Türkçe yazarsak; sade saygın değil, sade görkemli değil, aynı zamanda kutsal insanlardır.

Bunlardan biri de hiç kuşkusuz bizim Ali Poyrazoğlu...

Geçen akşam kendi tiyatrosunda oynadığı "Kobay" oyununa gittik..

Besbelli ki Ali, aramış taramış, tiyatro dünyasındaki en zor rollerden birini bulup, karar vermiş oynamaya...

Zeka özürlü olduğu için; ailesinin, özellikle de annesinin ısrarı sonucu, daha çocukken akıl hastanesine kapatılıp, 20 yıl orada kaldıktan sonra bir çiçekçinin yanında işçi olarak çalışmaya başlamış genç bir adam...

Kendisiyle zeka özürlü çocuklara ders veren bir kadın öğretmen başlamış ilgilenmeye...

O sırada birkaç nörologla psikopatoloji uzmanı, zeka geliştirme konusunda farelerle deneyler yaparlarken başarılı bir formül buluyor ve bunu bir de insanda denemek istiyorlar...

Zeka özürlü çocuklara ders veren kadın öğretmen de bunu öğrenince, umutlanıyor ve ailesinin 20 yıl akıl hastanesinde bıraktığı zeka düzeyi gelişmemiş genç adamın doktorlar tarafından bir denek olarak kullanılmasına izin veriyor...

Operasyondan sonra büyük bir gelişme gösteriyor genç adamın zekası ve bir deha düzeyine varıyor, ama bir süre sonra yeniden sönüp geriliyor...

Ali, 2 saat boyunca, denek olarak kullanılan o genç adamı, gerek kendi soyut dünyasındaki, gerek somut dünyanın ilişkilerindeki tüm nüanslarla olağanüstü başarılı oynadı...

Oyunun mesajı, bilimsel araştırmalarda insanın da -farelerle eşdeğer- bir kobay olarak kullanılmasını eleştirme üstüneydi...

Ayrıca oyun da, reji de mükemmeldi, Barış Dinçel'in dekor ve kostüm tasarımı da...

Kobay'ın yazarı Daniel Keyes'in biografisiyle çalışmalarını inceledik evde... 1959'da küçük bir öykü olarak yazmış Kobay'ı önce... Öykü çok ilgi görünce, uzatıp romanlaştırmış onu. Roman sinemaya dönüşmüş. Ayrıca teknisyenler, tiyatrolaştırmışlar Kobay'ı... Bir de müzikali yapılmış eserin.

İnsan, ister istemez yazı ve tiyatro çalışmalarının Türkiye'de uğradığı engellemelerle öksüzlükleri düşünüyor...

Şayet bu tür konulara meraklıysanız, değerli tiyatro araştırmacısı Dr. Deniz Taşkan'ın, 1939'dan 1999'a kadar "Devlet Tiyatroları"nda oynanmış olan oyunlar konusundaki incelemeleriyle, Vedat Demirci'nin "Alnında ışığı ilk hisseden tiyatro sanatçılarımız" yapıtına bakınız...

Bizdeki tiyatro yazarlarıyla sanatçılarının nasıl bir çöl ortasında yüzme yarışına girdiklerini daha derinliğine anlarsınız..

Bu arada kendimle de ilgili bir anı geldi aklıma. 25 yıl önce İstanbul Belediye Tiyatrosu, Kadıköy sahnesinde benim "Islıkçı" piyesini oynuyordu. Piyeste vatan, millet, Sakarya tipi beylik klişelere karşı hafif bir fiskeleme vardı...

Piyesin yeni başladığı günlerde bir gece, üst düzey militerler üniformalarıyla gelip birinci sıraya oturdular. Ondan sonra da oyuncularla yönetim arasında anlaşmazlık çıktığı gerekçesiyle, Islıkçı'nın oyun saatleri belirsizleşti ve piyes kendiliğinden kayboldu sahneden...

Muhsin Ertuğrul'un genel müdürlüğünden sonra ise Devlet Tiyatroları piyeslerimi oynamaz oldu. Herhalde Süleyman Bey döneminin egemenleri, pek hoşlanmıyorlardı benim adımdan...

Tiyatrodan söz açıldı mı, kendimi tutamıyorum, kusura bakmayın. Bir anı daha geldi aklıma...

1953 yılında Bülent Ecevit ile Yeni Ulus gazetesinde çalışıyorduk.

Aynı yıl Paris'de de buluşmuş Odeon Tiyatrosu'nda Julien Green'in "Sud" piyesini izlemeye gitmiştik..

O piyeste, değil Islıkçı'daki gibi birkaç mizahi fiske, kafayı yemiş emekli bir generalin, bir bordeldeki matrak portresi çiziliyordu.

Ne yapacaksınız, bazen yazı adamları, kendi çağlarının kalemleriyle ortak ufuklarda kanat çırpma özgürlüğünden yoksun olarak doğuyorlar bazı yerlerde..

O yerler ise kendi gerçekleriyle yüzyüze gelmekten kaçınan; yalan dolan, avanta ve talan dünyaları oluyor genellikle...

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır