BİRKAÇ yıl önce Mardin'den göç etmişti Özkaya ailesi "taşı toprağı altın" dedikleri İstanbul'a. Neydi onları çeken yedi tepeli şehre! Belki daha çok para, daha iyi bir iş, iyi bir gelecek, ya da sadece büyük şehrin çekiciliği...
Ama bir şeyi öğrenmişlerdi gelir gelmez. Dışarıdan göründüğü gibi değildi İstanbul. Taşı toprağı altın değildi. Burada yaşayabilmek için çok çalışmak, ama çok çalışmak gerekiyordu.
İşe başladılar birlikte. Aycan'a dikilen elbiselerdeki dikiş fazlalıklarını temizleme görevini verdiler. Önüne yığılan giysileri sessiz sedasız temizliyor, kırpıntılardan arındırıyordu artık.
O gün biraz daha farklıydı Aycan için.Yarım gün çalışacaktı. Çünkü günlerden Cumartesi'ydi. Bunu hatırlayınca gülümseme yayıldı yüzüne.
İşyerine vardığında giysilerden oluşan küçük bir dağın önüne oturup çalışmaya başladı. Öğlen saati gelmiş çatmıştı. Birazdan çıkıp evine gidecek, annesiyle o hiç doyamadığı sohbetlerden birine koyulacaktı. Derken arkalardan gelen bir bağırtı ile irkildi. Patronu Hakan Ukşu gürlüyordu. Kardeşi ile tartışıyordu patron. Kardeşi Zeynep Ukşu'ya, "Neden önündeki makineyi temizlemiyorsun" diye avazı çıktığı kadar bağırıyor, eline geçen pense, kerpeten ne varsa fırlatıyordu.
Sonra da hırsını alamayıp kurşun yağdırmaya başladı rastgele. İşte o an Aycan'ı yaşam ile ölüm arasındaki çizgiye sürükleyen andı. Kafasına saplanan kurşunla yere yığılan Aycan'ın gözleri takılıp kaldı boşluğa. Kaldırıldığı hastanede tam 20 gün boyunca yattı bilinçsizce komada. Verdiği yaşam savaşını kazanmıştı kazanmasına ama ya kaybettikleri...
Küçük Aycan uyandığında hatırlamıyordu hiçbir şeyi. Yaşama dilsiz ve sağ tarafına felç inmiş bir şekilde bir kez daha merhaba demişti. Olayın ardından açılan davada Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi hakiminin sorusunu anlamsız bakışlarla karşılaması da bundandı. Algılayamıyordu hakimin, "Aycan beni duyuyor musun" deyişini...