kapat

31.05.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
Superonline
Sabah Künye
Atayatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Ve Sultan Ayasofya'da
Fatih önünde eğilen patriğe, "Kalkınız! Ben Sultan Mehmet. Bugünden itibaren artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz konusunda benim gazabımdan korkmayınız" dedi

O GÜN, tüm dünyada yeni bir çağın açılacağı 29 Mayıs sabahı, tanyeri ağarır ağarmaz, Türk topları yeniden gürleyip Bizans surlarını dövmeye başlamış, hemen ardından hücum emri üzerine şehitlik şerbetini içmeye yeminli yeniçeriler, azap askerleri, gönüllüler bendini yıkmış bir sel gibi coşkunca ileri atılmışlardı.

Sultan II. Mehmet zırhını giymiş, miğferini takmış, bir elinde kılıcı, öbür elinde kalkanı olduğu halde beyaz küheylanın üzerinde heybetle doğrulmuş, gözleri çakmak çakmak, gür sesiyle haykırıyordu:

"Ko'man yiğitlerim... Vurun şahbazlarım...

ULUBATLI HASAN
Kuşatmanın tam 53. günüydü. İki taraf da canını dişine takmış, bunun son savaş olduğunun bilincinde dövüşüyordu. Mehterin vurduğu cenk havaları arasında "Allah, Allah" nidalarıyla surlara tırmanmaya çalışan yeniçerilerin üzerine surlardan taş, ok yağdırılıyor, kızgın yağlar dökülüyor, ama hiçbir şey yeniçerileri durduramıyordu.

İlk iki safta yeralan askerler ve gönüllüler Bizans surları üzerinden atılan ok ve taş yağmuru altında güneş görmüş kar gibi erirken üçüncü saftakiler hücuma kalktı. Bunlar arasında Ulubatlı Hasan da vardı. Yanındaki 30 askerle birlikte canını dişine takarak surların üzerine tırmandı. Korku içindeki Bizanslılar, koca bir devin elindeki sancağı surların üzerine diktiğini dehşetten açılmış gözlerle izlediler. İlk şaşkınlıkları geçer geçmez, yüzlercesi birden bu kahramanı ok yağmuruna tuttular. Ulubatlı Hasan bir anda göğsünün oklarla delik deşik olmasına rağmen sancağı bırakmadı, şehitlik şerbetini içerken bile kaskatı kesilmiş eli sancağı tutuyordu.

Bizans surları üzerinde Türk bayrağı dalgalanıyordu. Sultan II. Mehmet bunu görür görmez atından indi, toprağa kapanarak Allah'a şükretti. Sonra yine atına binerek gırtlağının olanca gücüyle haykırdı: "Şehri aldık askerlerim. İstanbul bizimdir. Beni takip ediniz."

SON ÇIRPINIŞLAR
Topkapı surları üzerinde ise kanlı çarpışmalar hala sürüyordu. Göğüs göğüse bir savaştı bu. Bizanslılar son direniş çabası içinde Türk askerlerini durdurmaya çalışıyordu. Bunlar arasında omuzundan yaralanan İmparator da vardı. İmparator, bu bölgeyi savunmakla görevli şövalye Jüstinyanus'un da yaralandığını öğrenince hemen onun yanına gitti. O'nun çekilmesinin askerlerin moralini bozacağından düşünerek kalıp savaşı sürdürmesini istedi. Ancak Jüstinyanus, "Allah'ın Türkler'e açmakta olduğu yolu tutacağım" diyerek bu isteği reddetti. Bunun üzerine İmparator yanında kalan birkaç sadık adamına, "Haydi arkadaşlar boğuşmaya gidelim" diyerek ileri atıldı.

Aynı dakikalarda bir grup Türk askeri Kerkaporta (Cambazhane) kapısından, Karaca Paşa Tekfur Sarayı surlarından, Cebe Ali Bey Haliç surlarından, Hamza Bey de Marmara surlarından kente girmeye başlamışlardı.

Son direnişler de birer ikişer kırıldı. Sağ kalan Bizans askerleri canlarını kurtarabilmek için kılıçlarını atıp kaçışırken, İstanbul'u fethettikten sonra "Fatih" unvanını alan Sultan II. Mehmet, öğleye doğru görkemli bir törenle şehre giriyordu. Fatih'in kulaklarında, Peygamberimizin yüzyıllar önce söylediği şu kutsal sözler yankılanmaktaydı:

"Siz elbette İstanbul'u fethedeceksiniz. O kumandan ne mesut ve iyi bir kumandandır. O askerler ne talihli ve iyi askerlerdir..."

SEVİNÇ GÖZYAŞLARI
Aynı dakikalarda panik içinde Hıristiyanlığın en büyük mabedi Ayasofya'ya doluşmuş olan kadınlı, erkekli binlerce kişi göz yaşları arasında ilahiler okuyor, yüreklerinde umut kıpırtılarıyla çok eskiden beri anlatılan bir efsanenin gerçekleşmesini bekliyorlardı. Efsaneye göre şehri alan Türkler Konstantin sütunu (Çemberlitaş) civarına gelince Tanrı'nın kılıcı ile donatılmış bir melek gökten inecek, şehri ilahi bir güçle yönetecek birinin eline teslim edecek, Türkler ise İran sınırına kadar sürülecekti.

Bu sırada Ayasofya'ya gelen haberciler şehrin tamamen Türklerin eline geçtiğini ve genç Fatih'in muazzam bir alayın başında Ayasofya'ya geldiğini bildirdiler.

Beklenen mucizenin gerçekleşmediğini gören halkın yakarışları daha da artmıştı... O çağda galiplerin, ele geçirdikleri şehir halkına törelere göre her şeyi yapmaya hakları vardı. Öldürmekten köle olarak satmaya kadar her şeyi yapabilirlerdi.

Her biri birer asır gibi gelen dakikalar uzayıp giderken, kalabalığın yüreğindeki korku daha da büyüyordu. Kendilerini nasıl bir akıbet bekliyordu acaba? Birçokları acısız ve çabuk bir ölüm dilerken, bir anne çocuklarına sarılıp gözyaşları arasında öpüyor, rahipler dudakları kıpır kıpır dualar okuyordu.

Ayasofya'yı dolduran kalabalık birden hareketlendi. Fatih beyaz bir atın üzerinde olduğu halde görünmüştü. Yanında hocası ve komutanları vardı. Gençliğine rağmen çok heybetli görünüyor, bakışları adeta insanın içine işliyordu.

Bir an ortaya derin bir sessizlik hakim oldu. İşte beklenen korkulu an gelmişti. Patrik ve rahipler heyecan ve korku içinde koşup yere kapandılar. kadın, erkek binlerce kişi de aynı hareketi yaptı.

Mağluplar galibin elindeydi. O galip ki bugüne kadar nice büyük komutanların yapamadığı işi gerçekleştirmiş, İstanbul'u Türk topraklarına katmıştı. Ne olacaksa şimdi olacaktı. Kaderleri genç Fatih'in ağzından dökülecek bir çift söze bağlıydı.

Ayasofya'yı kaplayan sessizlik devam ederken, yürekleri mengene gibi sıkan korku giderek büyüyordu. Sessizliği bozan Fatih oldu. Patriğe hitap ederek şunları söyledi: "Kalkınız! Ben Sultan Mehmet, hepinize söylüyorum ki, bugünden itibaren artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız."

İşte kimi Avrupalı yazarların hislerine kapılarak Barbar olarak niteledikleri Türkün asıl karakteri. İşte Türk'ün dili, dini, ırkı ne olursa olsun tüm insanları eşit tutan yüce adalet anlayışı... Fatih onların yalnız hayatlarını bağışlamakla kalmamış, özgürlüklerini de vermişti. Ve bundan sonra da O'nun himayesinde korkusuzca, rahatça yaşayabileceklerdi.

Fatih'in sözleri kalabalığı yine gözyaşlarına boğdu. Ama bu sefer dökülenler sevinç gözyaşlarıydı...

İMPARATOR'UN ÖLÜMÜ
Fatih, daha Topkapı'dan şehre girerken İmparator Konstantin'in bulunmasını emretmişti. İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın tarihçi Frances'den naklen anlattığına göre, şiddetli çarpışmaların olduğu bölgeye giden askerler binlerce ölü arasında İmparator'un cesedini güçlükle buldular.

İmparator Konstantin nasıl öldü? Bu konuda yerli ve yabancı kaynaklarda çeşitli öyküler yer alıyor. Bazılarına göre İmparator, korku ve panik içinde kaçışan kendi askerlerinin ayakları altında ezilerek ölmüştü.

İmparator'un ölümünü trajik bir şekilde anlatan yabancı tarihçilere göre, Konstantin surlar üzerinde Türk sancağının dalgalandığını görünce üzerindeki tüm imparatorluk alametlerini söküp atmış, "Şehir düştü, ben hala yaşıyorum" diyerek kılıç elde Türk askerlerinin üzerine saldırmıştı. Bu sırada kendisini tanımayan bir Türk askeriyle giriştiği kılıçla mücadeleyi kaybedince canından olmuştu.

TÖRENLE GÖMÜLDÜ
İmparatorun ölüm şekli nasıl olursa olsun, teşhisi güç oldu. Onu ancak ayakkabılarındaki altın ile işlenmiş kartal motiflerinden tanıyabildiler. Bulunan cesedin İmparator'a ait olduğu kesinlik kazandıktan sonra Fatih, O'nun şanına yakışır bir cenaze töreniyle toprağa verilmesini emretti. Bu, düşmanının cesaretini takdir eden Fatih'in şanına yakışır yüce bir davranıştı.

İmparator'u savaşın en kritik anında yalnız bırakan baş yardımcısı şövalye Jüstinyanus ise adamları tarafından gemiyle Sakız Adası'na götürülürken yolda ölmüştü.

Fatih, daha sonra Ayasofya'nın camiye çevrilmesi emrini verdi ve ilk Cuma namazını da burada kıldı.

İstanbul artık Türk'tü ve kıyamete kadar da Türk olarak kalacaktı. Şimdi şehrin imar dönemi başlıyordu.

Fethin 547. yıl dönümünde Yüce Fatih'i, O'nun komutanlarını ve askerlerini sevgi, saygı ve rahmetle anıyoruz.

-BİTTİ-

Konstantin, Fatih'in üvey annesi ile evlenmek istedi
YAKLAŞIK 11 asırlık bir imparatorluğun son hükümdarı olan XI. Konstantin Dragazes, İmparator II. Manuel Paleologos'un oğludur. "Dragazes" lakabını annesinden almıştır.

Konstantin Dragazes 1448 yılında tahta çıkmış, bu tarihten 5 yıl sonra İstanbul kuşatması sırasında ölmüştür. Bazı kaynaklarda 49, bazı kaynaklarda ise 50 yaşında olduğu öne sürülür.

İmparator'un en büyük arzusu soyunu sürdürecek bir evlat sahibi olmaktı. Bu yüzden iki kez evlenmesine rağmen genç yaşta ölen eşleri kendisine bir evlat veremediler. Konstantin bu kez hem akrabalık ilişkisi kurmak, hem de Türkler'in İstanbul üzerindeki emellerine bu yolla engel olmak düşüncesiyle Fatih'in üvey annesi olan Mara Sultan'la evlenmek istedi. Sırbistan Kralı Yorgi Bronkoviç'in kızı olan Prenses Mara, 1435 yılında Fatih'in babası II. Murat tarafından eş olarak seçilmiş, O'nun ölümünden sonra ülkesine dönerek bir manastıra kapanmıştı. Yas elbisesini üzerinden çıkarmayan ve eşinin anısına daima sadık kalacağını bildiren Sultan Mara bu teklifi reddetti.

Sultan II. Mehmet'in niyetini anladıktan sonra kenti savunmak için surları sağlamlaştıran Konstantin, O'nun şehri teslim etmesi için yaptığı tüm teklifleri reddetti. İmparator, hem o güne kadar bazıları aylarca süren 28 kuşatmaya karşı koyan surların sağlamlığına, hem de Papa'nın çağrısıyla oluşturulan birleşik donanmanın İstanbul'a gelmek üzere olduğu yolundaki haberlere inanıyor, bu umutla şehri savunuyordu.

Ancak beklenen büyük yardım gelmeden Türk Ordusu'nun İstanbul'u fethetmesi, İmparatorluğuyla birlikte Konstantin'in de sonu oldu.


Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır