


Önlemek için ne yaptınız?..
Dünkü Sabah'ın manşeti, ulusal yaramızın altını bir daha çizdi.. Yedi yaşında minicik Zeliha, eğlendiğini sanan bir magandanın kurşunu ile hayatını kaybetmişti..
Bir hafta evvel Galatasaray maçının ardından, gene insanlar, eğlendiğini sananlar tarafından öldürülmedi mi?..
O gece maçı, TRT'nin Parken Stadı'nda hazırladığı Stüdyodan izliyoruz, Turgay kaptan'la beraber.. Spiker Levent Özçelik'i de duyuyoruz, monitörden..
Bir cümle maçla ilgili ediyor.. Bir cümle "Aman silaha sarılmayın, ne olur" diye, uyarıyor, rica ediyor, yalvarıyor.. Bir, üç, beş.. Saha içi röportajları için konuşan TRT'ciler de ayni mesajı veriyor, vermekle kalmıyor, konuştukları konuklarına da söyletiyorlar..
"Kabak tadı verdi artık" dedik, Turgay Kaptan'la birbirimize..
Hangi kabak.. Ertesi gün yurda döndük.. İki ölü, yedi yaralı..
Maçtan evvel "Kutlama için silahlara sarılacaksak, gene insanlarımız ölecekse, bu kupayı almayalım, daha iyi" diyen Fatih Terim'i hatırladım acı acı..
Eğlendiğini sanan magandaların kaçıncı cinayeti bu?..
Peki suçlu sadece onlar mı?..
Her kutlanacak olayda, magandaların silaha sarıldığı bilinirse, her kutlanacak olayda birilerinin ölümü, adet haline gelirse, suçlu o silahlara sarılanlar mıdır, yoksa, bile bile ladese göz yuman, bu ülkenin sorumluları mı?..
Bu ülkede silah peynir ekmek gibi satılacak.. Sorumlular, takip etmeyecek.
Canı her isteyen, ruhsat zahmetine katlanmadan bu silahı beline takacak.. Sorumlular takip etmeyecek.
Canının istediği yerde sıkacak.. Sorumlular takip etmeyecek..
Sonra birinin kurşunu biraz yana kaçıp da, birini vurunca, cani, katil, maganda o.. Peki ya ötekiler.. Kurşunları sekip de birini vurmadığı için, talihli olanlar?..
Bu ülkede eğer, sorumlu bir yürütme olsaydı?..
Bir Bakanlar Kurulu.. Bir Başbakan, bir İçişleri Bakanı olsaydı, "Yeter" diyecek..
Bu ülkede sorumlu bir yasama olsaydı.. "Mevcut yasalar bu magandaların yolunu kesmiyor, yeni yasalar gerek" diyecek..
Bu ülkede sorumlu bir yargı olsaydı.. Ceza hukukçuları ile doktrin yaratacak.. Baskı gurubu haline gelerek ve çözümü getirecek hükümleri önerecek.. Önüne gelen vakalarda, yasaları zorlayarak "Cinayet" hükümlerini karara taşıyacak..
..Ve nihayet.. Bu ülkede dördüncü güç, sorumlu bir medya olsaydı.. Her münferit olayda gürültü koparıp ertesi gün unutmayacak.. "Bu o gazetenin, şu televizyonun konusu" demeden, tüm ulusu ilgilendiren konularda birleşecek ve sonuç alınınca kadar işin peşini bırakmayacak..
O zaman küçük Zeliha belki bugün hayatta olurdu..
***
Bu ülkede, milletvekilliği bakanlık yapmış olanlar, hem de televizyon kameraları önünde silaha sarılıp şarjör boşaltmayı, erkek türü eğlence sayıyor ve "Bu bizim töremiz" diyor ve savcılar onun peşine düşmüyorsa..
Bu ülkede, kulüp tesislerinde, gene kameralar önünde, hem de otomatik tabancalarla ateş ediliyor ve savcılar gene oralı olmuyorsa..
O zaman daha çok Zelihalar ölecek ve bu ülkenin milyonlarca magandasından, kurşunu şaşan sadece biri teşhir edilecektir, belki.. Hepsi o..
Çünkü ceza yok..
Bu ülkede aşka gelince silaha sarılmaya, insanların ölmesine yol açmaya ceza verilmez..
Eski yasa yetersizmiş.. Yeni yasaya bakın.. 2 aydan 6 aya kadar kadar..
Bunun adı hukuk dilinde alt sınır olan "2 ay"dır. İyi hal, miyi hal diye üç güne iner.. O da paraya çevrilir ve tecil edilir.
Yani silahı, meskun yerlerde boşaltmanın, yani yeni yeni ölümlere yol açmanın cezası eskiden de yoktu, gene olmayacak..
Bu yasa mı, bakanlığa kadar gelmiş magandaların yolunu kesecek, söyler misiniz, Başbakan?.. Adalet Bakanı.. İçişleri Bakanı..
Zeliha sizin kızınız olsa, bu yasayı yeterli bulur muydunuz?..
Bulur muydunuz, milletvekilleri?.. Bulur muydunuz, medyanın köşe yazarları..
Sen magandaya yolu açacaksın.. Sen magandaya göz yumacaksın.. Sonra milyon magandadan birinin kurşunu sekti mi, bütün suç onda.. Vur abalıya.. Al sana bir şamar oğlanı, içini boşalt..
İşte sana bir günah keçisi.. Kendi günahlarını, göz yumarak, ses çıkarmayarak, "Bana ne" diyerek cinayete ortak olma günahlarını, bu ülkenin geri kalan tüm magandalarından tek farkı, kurşununun sekmesi olan zavallıya yükle, kurtul..
Bu ülkede, maganda kurşunu ile ölen ne ilktir, Zeliha, ne de son olacak..
Çünkü, bu magandalığa hepimiz ortağız.
"Ben masumum" diyecek, tek kişiyi görmek isterim. Ona bir soru sormak için..
"Önlemek için ne yaptınız, efendim?.."
Ateş olmayan yerde..
"Hıncal Ağbi" dedi Ümit Kayıhan telefonda "Ankaragücü'nün kümede kalışının yüzde onu senin.."
Anlattı..
Son maç Trabzon ile.. Bu maçtan bir puan alınırsa, öteki maçların sonuçları ne olursa olsun, Ankaragücü düşmeyecek..
"Tam o sırada senin yazın çıktı.. Al Pacino'nun Kazanma Hırsı filmini Fatih Terim'e özellikle tavsiye etmiştin hani, Kopenhag öncesi.."
Kazanma hırsında Pacino, bir futbol takımının teknik direktörüydü ve filmin son on dakikasında, futbolcularına "Birey olmakla, takım olmak" arasındaki farkı anlatıyordu..
Bireysel yıldızlardan oluşan Arsenal adlı karma karşısında Galatasaray'ın en büyük gücü "Takım olmak"tı..
Bu yüzden bu son sahneyi, Terim'in ve Galatasaray'ın izlemesini istemiştim..
"Fatih Hocam tavsiye uydu mu bilmem.. Ama ben kader maçından önce takımı topladım ve Kazanma Hırsı'na götürdüm. İlk yarıda mırın kırın edenler, hatta "Gidelim hocam" diyenler vardı. Ama ikinci yarıda nefesler kesildi.. Hele o son on dakika.. Hele o son on dakika.. Takım ruhunun ne olduğunu şiir gibi anlatan son on dakika.."
Kader maçı için soyunma odasına gelmişler.. Ümit Hoca son konuşmayı yapacak, takım sahaya çıkacak..
"Bugün maç konuşması yapmayacağım arkadaşlar' dedim.. 'Gözlerinizi kapayın ve dün izlediğimiz filmin son on dakikasını hayal edin..' Sonrasını biliyorsun Hıncal Ağabey.. Çocuklar başardılar.. Senin de katkınla.."
Benim değil.. Oliver Stone, Al Pacino ve Hıncal Ağabeyinin sözüne uyup onları bu filme götüren senin katkınla.. Ben sadece aracıydım!..
***
Gazeteciliğin emekleme devirlerinde hocamız M. Ali Kışlalı, bize başlık attırır, fazla ileri gittik mi de sorardı:
"Peki Üçüncü Dünya Savaşı çıkarsa, ne başlık atacaksınız?.."
Ölçümüz hep oydu, sütun sayısını, başlık harflerinin boylarını seçilen sözcüklerdeki iddiayı, hep "Üçüncü Dünya Savaşı'nın çıkışı" haberi ile tartardık..
Galatasaray'ın Avrupa'nın iki numaralı kupasını alması, bir bakıma Üçüncü Dünya savaşı idi, futbolda..
Kışlalı "İlk aklınıza geleni sakın manşet yapmayın. Çünkü bu herkesin de ilk aklına gelendir, muhtemelen" derdi..
"Attığınız başlık o gün konuşulmuyorsa, 'Yeni Gün'ün başlığını gördün mü' dedirtmiyorsa, başarısız olmuşsunuzdur" derdi..
18 Mayıs Perşembe günü bu yüzden önce tüm gazetelerin manşetine baktım. Tarihimizde "İlk" zaferin adını ne koymuşlar diye..
Bugün aklımda iki tanesi var..
Tek kelimeyle "Cup-tık" diyen Star.. Ve "Kopenhagen Kriterleri" diyen Yeni Binyıl..
Bunlar sıradan değildi. Bunlar zeka ışıltısı içeren kelime oyunlarıydı..
Bunlar, farklıydı..
Star ertesi gece Taksim'deki benim yaşadığım Cumhuriyet tarihinin en büyük coşkusunu da, ayni cin lezzette tek kelimelik, ama herşeyi içeren tek kelimelik bir başlıkla verdi:
"Takcim!.."
Başlık atarken, beyin fosforlarını eksiltmekten çekinmeyenler, farklı oluyor ve unutulmuyorlar!..
Duaların birleştiği gece..
Dini geceleri bir yana bırakıyorum.. Müslüman dünyası, 17 Mayıs geceki kadar dua etmemiş, duada birleşmemiştir..
Etrafımdaki herkesin dudakları kıpırdıyordu. Ertesi gün konuştuğum herkes nasıl dua ettiğini anlatıyordu..
Ben Kilis Müftüsü dedemin, Muharrem Efendi'nin bana yarım asır önce öğrettiği yardım çağrısını yaptım, defalarca..
Üç Kulhüvallahi.. Bir elham.. Ardından "Yetiş ya Hazreti Hızır, yetiş ya Abdülkadir Geylani.. Bu çocuklara yardım et.."
Güney Amerika'dan, Avustralya'ya, radyoların, televizyonların, telefonların, bilgisayarların başında toplanan beş kıtadaki Türkler, hele maçın son dakikalarında, dünyayı saran bir dua çemberi yarattılar..
Dua önemli birşey.. Bireysel yaptığınızda sizi rahatlatıyor, huzura erdiriyor. Böyle toplumsal yapıldığında, bilim de kabul ediyor artık, bir sinerji yaratıyor.. Dua edenlerin tüm enerjileri, dua edilen şey üzerinde toplanıyor.
Galatasaray üzerinde toplandı o gece..
90 dakika, insanüstü takatla koşanlar, hem de rakipten bir eksik oynadıkları ilave 30 dakikada, daha da insanüstü idiler..
Neydi bu müthiş enerjinin sırrı?..
Beşiktaş Müftüsü Kamil Hayati Aydın ile Ortaköy'de sohbet ettik, bu dualar üzerine..
"Futbol günahtır. Onun için dua etmeyin.. Ona dua edenler dinden çıkar" diyen yobazlar olmuş.. Öyle olmuş ki, dini bütün müslümanlar korku içinde müftüye gelmişler "Bu akşam dua edebilir miyiz" diye..
"Edin" demiş müftü.. "Edin.. O yobazlara da sakın kanmayın.."
Bana, Hazreti Muhammed'in kendisinin bizzat sporcu olduğunu anlattı. Hazreti Ayşe ile yarışını anlattı. Güreş tuttuğunu anlattı.
"Kaynakları söylediler, ama henüz kendim okumadım, araştırıyorum" dedi..
Hicret döneminde, Medine'de kurban edilen develerin işkembeleri ot gibi yumuşak şeylerle doldurulur, bağlanır ve "Top" oynanırmış..
"Bizim bildiğimiz futbol, Peygamber devrinde yoktu diye onu lanetlemeye kalkanlar, Hazreti Muhammed'i bilmeyenlerdir. O devirde bu futbol olsa, Peygamberimiz büyük olasılıkla, onu da oynar ya da seyrederdi. Çünkü o sporcuydu. Atletizmi yapan, güreşi seven ilk müslüman oydu" dedi.
Ben dualarıma devam edeceğim!..
Yarım asır önce, bir başka Müftü, dedem Muharrem Efendi de ayni şeyleri söylerdi, Kamil Efendiyle..
Dua edelim, dualarımızı birleştirelim..