Andre Gorz'un 1980'lerin sonlarında yayınlanan "Proleterya'ya Elveda" isimli kitabı, olay yaratmıştı. Yazar, teknolojinin geliştiği oranda, işsizliğin yaygınlaştığına işaret ediyordu. Gorz'a göre, klasik tanımıyla "emeğe" olan ihtiyaç, dönüşü olmayan bir düşüş eğrisine girmişti. Kitabın sunduğu istatistikler ve objektif gözlem düşündürücüydü. Gerçekten, emeğin gerilediği, işsizliğin büyüdüğü bir dünyada, adaletsizlik ve eşitsizlik artabilir, refah, nisbeten küçük bir toplum kesitinin tekeline girebilirdi.
Geçtiğimiz on yıl, Gorz'un varsayımlarını güçlendiren köklü bir değişime tanık oldu. Kaynağında yeni teknolojilerin, özellikle bilgi teknolojilerinin yattığı "Küreselleşme" olgusu, hem uluslar arasında, hem de her ulusun kendi içinde çok güçlü bir unsur olarak ortaya çıktı: Evet, küreselleşme, verimliliği ve toplam üretimi arttırmaktaydı, ancak sonuç -birkaç istisna dışında- öncelikle zengin ulusların işine yarıyordu. En azından, şimdilik...
"Teknoloji devrimlerinin" tarih boyutundaki özelliği, kural olarak ve hiç değilse geçici bir süre eşitsizlik yaratmaları olmuştur.
İster, buhar enerjisinin kullanımında, ister, tarımda makinelerin yer almasında, ister, bilgisayar teknolojisine geçişte, kural, değişmiyor: Yeni teknoloji, ya da teknoloji devrimi, "daha fazlasının, daha kalitelisinin, daha kısa sürede, daha ucuza ve daha az emekle üretilmesi" anlamını taşıyor.
Bu evrensel gerçeğin son örneği, bilgisayar ve bilgi teknolojisinden kaynaklanan "bilgi devrimi". 1990'ların bu gelişen olgusu, farklı özellikler taşıyan ABD gibi bir kaç ülke dışında hemen her toplumda, işsizlerin ciddi boyutlarda artmasına yolaçtı. Avrupa Birliği gibi ileri refah düzeyindeki bir toplulukta bile, işsizlik oranları tehlike sınırlarını aşarak yüzde 10'lara ulaştı. Üretime katkısına artık ihtiyaç duyulmayan kitlelerin çapı ve mutsuzluğu büyüdü, işsizlik ve eşitsizlikle birlikte suç oranları yükseldi, sosyal problemler yaygınlaştı. Avrupa Birliği, topluluğun "Bir Numaralı Sorunu" olarak, işsizliği hedef aldı.
"Küreselleşme", özü bakımından şöyle tanımlanabilir: Bilginin ve haberin, yeni teknolojiler sayesinde aynı anda ve dünyanın her köşesinden ulaşılabilir olması. Bunun sonucunda ise, üretimde ve paylaşımda, yeni bir "rasyonelin" ve yeni bir "ortamın" doğması.
Ne var ki, bu rasyonel ve bu ortam, hem uluslararası düzeyde hem de ulusların kendi içinde, bilgiye ulaşabilmek önceliğine sahip olanlara büyük bir avantaj sağlıyor. Örneğin, sözkonusu yeni teknolojiler, bir toplumun içinde ancak üst düzeyde eğitim almış olan insanlar tarafından ya da üst düzeyde örgütlenmiş şirketler tarafından kolaylıkla kullanılıyor. Bu çevrenin dışındaki toplum ve ekonomi kesitleri ise, devre dışı kalabiliyor. Aynı şekilde, bu teknolojilerin dışında kalan az gelişmiş ülkeler, evrensel düzeyde geriye düşüyor; aradaki fark daha da açılıyor.
"Küreselleşme" bilgi ve haberleşme teknolojisindeki devrimden kaynaklanması nedeniyle, önlenemez bir gelişme konumunda.
Dünya Ticaret Örgütü'nün son toplantılarında yaşanan büyük karşıtlıklardan, gelir ve fırsat dengesizliklerinden ve sosyal hastalıklardan insanlığı sakınmak, teknolojiye egemen olmaktan, ona yön verebilmekten geçiyor. Bu mahareti, 20. Yüzyıl gösteremedi, yarattığı bilgiyi ve teknolojileri, insanlığın esenliğinden çok, savaşlara, insanlığın yokedilmesine kullandı.
21. Yüzyıl, kendi sınavını, bilgi devrimine ve küreselleşmeye egemen olarak ya da olamayarak verecek...