YAVUZ DONAT'IN YAZI DİZİSİ
Sen bizim avukatımızsın
Tarih 26 Nisan 1987... Pazar. "Yasaklı Demirel" yasakları kaldırmak için bayrak açıyor. İstikamet Trabzon.
Bu gezi, Demirel'in siyasi yaşamında bir "dönüm noktası."
Vatandaşın "nabzını" tutacak. Mücadelesini ona göre verecek.
Önemli geziye "üç arkadaş" katılıyoruz: Güneri Civaoğlu, Yalçın Doğan ve biz. Gezi boyunca üçümüz "aynı uçakta... Aynı otelde... Aynı otomobildeyiz."
uuu
Giderken uçakta Demirel ile konuşuyoruz. "Siyasette dört şey önemli" diyor.
- Nedir efendim?
- İngiliz başbakanlarından birinin sözüdür... Sadakat, cesaretten daha yüksek bir vasıftır... Burada vurgulanan "kişiye sadakat" değil... Fikre... Davaya sadakat... Tabii, o fikri yürütene de.
- İkincisi?
- Uyum... Gelişmeye uyum... Uyan kalır... Uyamayan gider.
- Üç?
- Enerji... Yorulmayacaksın.
- Dört?
- Liyakat... Ehliyet.
Uçağımız Trabzon'a inince... Demirel pencereden baktı. BBC dahil... Yabancı, yerli basın orada. Medyadan... Halktan pek çok kişi, "uçağın kanadına" tırmanınca... Pilot küplere bindi. Demirel ise, kolumuzu sıkarak şöyle dedi:
- Eyi!..
Trabzon'da meydan muhteşemdi.
Meydana girişte bir Karadenizli, Demirel'e yaklaştı. Ve şöyle dedi:
- Beyim, senden davacıyım.
- Neden davacısın... Ben sana ne yaptım?
- Beyefendi... Senin adamın diye bunlara (ANAP'a) oy verdim... Çay parasını... Fındık parasını ödemediler... Ben de seni mahkemeye vereceğim.
Demirel bastı kahkahayı.
Ve bize dedi ki:
- Eyi!
Meydan konuşmasının özeti:
- Size olan hasretimi... Ülkemin dağına, taşına, uçan kuşuna olan hasretimi gidermeye geldim.
Miting akşamı Demirel bizi odasına davet etti.
"Trabzon eyi" dedi. Ve devam etti:
- Polis bana "Baba" dedi... Adama benim gönülden başka vereceğim bir şey yok... Buna rağmen "Baba" diyorsa... Eyi... Eyi...
Odasından çıkarken kulağımıza eğildi:
- Şırınga oldum.
- Ne şırıngası?
- Trabzon'un ilgisi... Bana doping.. Şırınga gibi geldi.
27 Nisan... Trabzon Usta Otel'de kahvaltı. Demirel kahvaltıda dedi ki:
- Siyasetçi bir şeye dikkat edecek... Ankara'daki hükümet ve vatandaştaki hükümet kavramının farklılaşmamasına. Trabzon'da gördüm ki... Farklılaşma var.
Güneri Civaoğlu ile birlikte "ekipten" koptuk. Of'a gittik. ANAP'lılarla buluştuk. Bir ANAP'lı dedi ki:
- Hepimiz aynı tavanın balığı idik... Bu ayrılık, gayrılık olmamalıydı... Özal ile Demirel kardeş kardeş çalışmalıydı... Söyleyin onlara... Barışsınlar.
Sonra Rize'ye geçtik. Demirel "şu afişle... Şu sloganla" karşılandı:
- Sen bizim parasız avukatımızsın.
Demirel yine bize döndü:
- Eyi.
Geceyi Hopa'da... Papila Otel'de geçirdik. Demirel "üçümüzü" odasına davet etti. Müthiş keyifliydi.
"O gecenin anısına" tesbihini bize vermek istedi. Ve "aramızda" kura çekti. Tesbihi "Güneri Civaoğlu kazandı."
28 Nisan... Yine yollara düştük.
Dağları, tepeleri aşıp "Erzurum'a" ulaştık. Ama nasıl ulaşma...
"Otomobili" Yalçın Doğan kullanıyordu. Narman ile Tortum arasında... Sert bir virajda otomobil kontrolden çıktı. Uçuruma yuvarlandı. Ve bir süre sonra "karlara saplanıp" durdu.
Hemen Demirel... Çağlayangil... Bilgiç... Ve daha pek çok siyasetçi... Gazeteci... Partili... Polis... Koşup, geldiler. Bizi "benzin kokusu içindeki" otomobilden çıkardılar.
Güneri, Yalçın ve biz "perişan" haldeydik. Ve Demirel üçümüze dönerek şöyle dedi:
- İndiniz... Kaydınız... Ve görüyorsunuz, hemen çıktınız... Yani inmeyi de, çıkmayı da öğrendiniz... Ama bir de bana bakın... Yıllardır çıkmaya çalışıyorum.
Gece, Ankara'ya döndük.
Daha Esenboğa'ya iner, inmez öğrendik ki... Güneş Taner "üçümüzü de" ısrarla arıyor.
"Ne var?.. Ne oluyor? demeden...
Güneş Taner dedi ki:
- Özal, üçünüzü de Konut'a davet ediyor.
- Bu saatte mi?
- Evet.
- Ama... Üstümüz, başımız perişan... Kaza geçirdik... Yarın gideriz.
- Ben onu, bunu bilmem... Çok önemliymiş... Bu gece bekliyor.
Gittik.
Özal, Konut'un ikinci katındaydı.
TV'nin karşısına geçmiş "video" izliyordu. İzlediği, Demirel'in Karadeniz gezisinin... Müthiş çıkışının... Dev mitinglerinin kasetiydi.
Kaset bitene kadar Özal bize dönüp bakmadı bile. Kaset bitince ise...
Önce "Hoşgeldiniz" dedi.
Sonra da sordu:
- Ne oluyor?
"Üçümüz" sözleşmişçesine şu yanıtı verdik:
- Demirel geliyor.
Özal yine sordu:
- Mitinglerde halkın ilgisi nasıldı?
Bu kez yanıtı biz verdik:
- Eyi.
Özal'ın yüzü asıldı. Bir süre sustu.
Sonra "evin garsonunu" çağırdı:
- Bak bakalım... Misafirlerimiz ne içmek isterler?
"BİRİSİ ÖZAL'I UYARSIN"
Süleyman Demirel en büyük rakibi olan Turgut Özal'ı her fırsatta yerden yere vurdu. Ancak aynı anda onun sağlığı konusunda da endişe duyuyordu!
Gidişin formülü
1980'li yılların sonu... Özal yorgun.
ANAP yıpranmış durumda.
Demirel'in ise "keyfine" diyecek yok.
"Tamam" diyor birgün:
- Artık gerilemesi kaçınılmaz.
- Neden?
- 'Sathı mail'e girdi bir kere.
- Sathı mail... Yani meyilli satıh... Yani eğik düzlem mi?
- Sathı mail... Buraya bir girdin mi... İtmeye gerek yok... Kendi ağırlığı ile iner... Yapılacak tek iş... Seyredeceksin.
- 'Sathı mail'e giren... Nasıl iner?
- Zamanın karesi bir hızla iner.
- Bu bir formül mü?
Evet.
- Nedir formül?
- Bir bölü iki iks, j, t kare... Burada "T" zaman demektir.
- Efendim... Bu formül gerçekleşince... Neler olur?
- Bürokrasi yatar... Çalışmaz... "Bunlar nasıl olsa gidici" diye bakar.
- Ya sizin formül (1/2x,J,T2) tutmazsa...
- Formül benim değil... Bu sathı mail... Buraya bir girdi mi... Kayması kaçınılmaz... Göreceksin... İlk seçimde yuvarlana, yuvarlana gidecekler.
DEMİREL VE ÖZAL
1989 yerel seçimlerinin öncesi... Siyaset gergin.
İnönü'nün SHP'si ile Demirel'in DYP'si tırmanışta.
ANAP ise "gergin... Gerilemede."
"O dönemde" bir sabah Demirel ile birlikteyiz. Önünde "bir gazete" var. Ve gazetede de Özal ile ilgili iki haber.
Birinde "Özal, hastalığa meydan okuyor." Doktoruyla "sağlık konusunda" şakalaşıyor.
Demirel bu haber karşısında kaşlarını çatıyor. "Birinin, Turgut Bey'e bir şey söylemesi lazım" diyor. Ve "Sen söyler misin" gibisinden bize bakıyor.
- Efendim, Sayın Başbakan'a birinin "neyi" söylemesi lazım?
- Şunu... Hastalığa meydan okunmaz... "Bakın, hastalık bana nasıl da vız geliyor" havasına girilmez... Hastalık üzerine şov olmaz... Daha genç sayılır... Gitsin, tedavi olsun... Bunlar ayıp şeyler değil.
- Efendim Sayın Özal'la hem siyasi hasımsınız... Ve hem de sağlığıyla yakından ilgilisiniz.
- Kardeşim... O iş ayrı... Bu iş ayrı.
Gazetedeki "diğer habere" gelince... Özal'ın bir demeci:
- Ceyhan Nehri'nden Halep'e su vereceğiz.
Demirel bu demeci okuyor ve şöyle diyor:
- Siyasetçi, yapacak iş bulamayınca, hayale dalar... Turgut Bey kamuoyunu hayalle oyalamak istiyor... Ama çok zor.
- Neden zor?
- Ceyhan'da su olsa, Amik ovasına gider.
Baba neden yorulmazdı?
Demirel, bir gezisine KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ı da alır.
Açılış... Temel... Konuşma... Kurdela... Koşuşma...
O sırada Demirel'e bir soru sorulur:
- Yorulmadınız mı?
Demirel'in tepkisi:
- Vatana hizmette yorulma olmaz.
Rauf Denktaş hemen "not defterini" çıkarır.
Demirel'in "bu sözlerini" yazar.
"Temel atmalar... Açılışlar" sürer.
Akşama, İstanbul'a gidilir.
Boğaz'a... Bir lokantaya.
Demirel ve Rauf Denktaş ellerini, yüzlerini yıkarlar.
Yemeğe geçerler.
"Gerisini" Rauf Denktaş'tan dinleyelim:
- Yemekte, Demirel bana döndü... "Rauf Bey, yoruldunuz mu" dedi...
Hiç "yoruldum" der miyim... Hemen sesimi yükselttim: Sayın Cumhurbaşkanım... Vatana hizmette yorulma olur mu?..
Hiç yorulmadım...
Oysa yalan söyledim... Yorgunluktan tabanlarım yanıyordu.
|