Gelenek-görenek tutkunlarına iyi ders oldu doğrusu...
Geleneği, Hıdırellez günü ağaç altına ev yapmak, bayram günleri direklerarasında Karagöz seyretmek ya da kına gecelerinde mani okumak sananların; büyük annelerinin çeyiz sandıklarından çıkan lavanta kokulu beyaz işlere bakıp bakıp iç geçirenlerin, her fırsatta geleneklere bağlı olmakla övünenlerin onun despot yüzüyle karşılaşmaları iyi oldu.
Bir hafta arayla iki kez karşılaştık geleneğin-törenin zalim yüzüyle. Birincisinde, özgür bir vatandaşın cumhurbaşkanı seçilme hakkının karşısına dikildi tekme tokatla... İkincisinde, Uhut Savaşı'ndan kalma itaat örnekleriyle binyüz delegenin iradesini yok etmeye niyetlendi.
Herşey yolundayken, teba itaatte kusur etmezken, bayramlık giysileri, manileri, türküleri, aşı boyalı konakları, zeytinyağlı dolmaları ve tarçın kokulu akide şekerleriyle pek sevimli olan geleneğin, iktidarı bir nebze tehlikeye düşünce nasıl saldırganlaştığını gördük.
Gelenek budur işte. Neden ve niçinleri en büyük günah sayan, insan aklını geçmiş zamanın içine hapsetmeye çalışan bir despot...
İnsanlar da, toplumlar da her sabah yeniden doğmazlar elbette. Herşey bir süreklilik içindedir. Değişim bu süreklilik içinde yaşanır ve herşeyin bir geçmişi vardır. Yani gelenek bizim içimizdedir. Ama o geçmişin önemli bir kısmını gelenek olarak ifade bile etmeyiz. Çünkü o geçmiş, bugünkü bizde zaten gizlidir. Bugünkü düşünüşümüzde, davranışımızda saklıdır. Bu yüzden de, içselleştirdiğimiz bu davranışları açıklamaya kalkarken "gelenek böyle" demeyiz, "ben böyleyim, ben böyle düşünüyorum" deriz.
Böylelikle farkında bile olmadan geçmişten bize ulaşmış ve bugünkü hayatımıza değer katan ne varsa onların taşıyıcısı rolünü gönüllü olarak üstleniriz.
Bu anlamda herkes geleneğin bir parçası ve sürdürücüsüdür.
Ama herhangi bir davranışı "kendi değerimiz" olarak değil de, salt gelenek adına savunuyorsak; o davranıştan, bir parçamız olan bir değerden değil, koruma altına alınması gereken bir eski eserden sözeder gibi sözediyorsak, o gelenektir ve başkaldırılması gerekir.
İşte itaat geleneği böyle bir gelenektir. Demokrasi öncesi döneme ait, özgür birey fikriyle taban tabana zıt bir gelenek... Üstelik, hiç de Erbakan'ın söylediği gibi, Refah-Fazilet çizgisine özgü bir gelenek değildir. Tarih boyunca, başkaları üzerinde tahakküm kurmak isteyen kim varsa bu geleneğe sarılmış, onu hortlatmaya çalışmıştır.
Şimdi Pazar günkü Fazilet Partisi Kongresi'nde bu gelenek oylanacaktır.
Evet, özellikle Erbakan'ın il başkanlarına yaptığı son uyarıdan sonra, pazar günkü kongre artık Kutan'la Gül arasında bir yarış olmaktan çıkmış; itaat geleneğinin oylandığı bir kongreye dönüşmüştür. Ve o kongre salonunda toplanacak 1100 delege, Uhut Savaşı'ndan kalma itaat gelenekleriyle parti idare etmeye kalkanlara oy vermeden önce kendi kendine şunu sormalıdır:
Politikayı savaş kurallarına göre yapacaksak, ancak ordu disiplini içinde hoş görülecek emre itaat anlayışını partiye hakim kılacaksak, Çevik Bir'e itirazımız ne? O da ordudaki itaat geleneğini topluma hakim kılmak istemiyor muydu? Koca koca tabelaları gözümüze sokarak hepimizi sadakete çağırmıyor muydu?
"Bizim itirazımız itaate değil, kime itaat edileceğine" diyorsanız, yolumuz zaten ayrılıyor demektir. Bu durumda elimizden gelen sadece, size geleneklerinizle başbaşa hayırlı günler dilemektir.