


Cumhurbaşkanı olmak kolay değil!
Türkiye'nin 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in aile resmi çok hoşumuza gitti.
Derli toplu, temiz ve aydınlık yüzlü, tipik bir Türk ailesi Sezerler.. Torun da aile fotoğrafına alınabilirdi o başka mesele.. Bana ilginç gelen yüzlerde hiçbir sevinç ifadesi olmayışı. Gözlerde bile ekstra bir pırıltı yok. Olsa daha mı doğal ve sevimli olurdu acaba? Yoksa onlar için "Cumhurbaşkanlığı bile" heyecan verici bir makam değişikliği değil mi?
Gerçi yıllarca Anayasa Mahkemesi Başkanlığı yapmış bir aile reisine sahip aile için belki öyledir ama "Türkiye Cumhurbaşkanı" ve "ailesi" olmak da büyük şeref doğrusu.. Bilmem, ben olsam yüzümde muhteşem bir mutlu ifade bulunurdu kesinlikle..
Her neyse.. Yeni cumhurbaşkanımızın Atatürk ilkelerine, hukuka ve toplum değerlerine son derece bağlı, mütevazı ve tokgözlü bir cumhurbaşkanı olacağı da şimdiden görülüyor.
2000'li yıllarda bir cumhurbaşkanında;
Lisan, Internet ve siyaset bilgisi gibi şartların gerekliliğini de yadsıyamayız ama ben bu tevazu ve tokgözlülük üzerinde duruyorum şu anda.
Tevazu nereye kadar?
Sayın Ahmet Necdet Sezer de Başbakan Bülent Ecevit gibi lüks arabaları sevmiyor, Mercedes yerine Toyota'ya biniyor, eşi eve gelen misafirlere çayı, kahveyi kendi getiriyor.. İyi ki devlet büyüklerimiz "Toyota veya Şahin de istemem ben illaki otobüse bineceğim" demiyorlar. Unuttum, Sayın Sezer "Artık pazara gidip, alışveriş yapamayacak mıyım?" dedi galiba.
Şimdi.. Bütün bu tevazuların, iyi niyet ve tokgözlülüklerin yanında (ki Köşk'teki fazla elemanların, arabaların sayısının azaltılması, gereksiz masraftan kaçınılması isteklerini takdirle karşılıyoruz) 21. yüzyılda taşların da doğru yerine oturtulması lâzım.
Hollanda gibi ülkelerde Parlamentoya bisikletle gidip gelen başbakanlar da var. Ama Türkiye çılgın siyaset fanatiklerinin, iç ve dış teröristlerin barındığı bir ülke.. Burada liderler, önde gelen devlet adamları en hızlı, en iyi zırhlı araçlarla gezmek, gerekirse güvenlik açısından kırmızı ışıkta durmadan geçmek zorundalar. Yol kapatmaya, 50-60 korumayla terör estirmeye gerek olmadığı kadar, bakanların, başbakan ve cumhurbaşkanlarının "sıradan vatandaş" şovu yapmalarına da gerek yok.
Bu ülkede Mercedes'e işadamları biniyorsa (ayrıca çalışan, parası olan neden binmesin?) cumhurbaşkanı, başbakan da binebilir. Ve binmelidir de..
Tevazu diğer devlet başkanlarının altında bir görüntü, karşısında ezik, eksik gibi durmakla karıştırılmamalı.
Cumhurbaşkanlığı döneminde tek bir yurtdışı seyahate Süleyman Demirel'le birlikte katıldım, konuşmasıyla, Türkiye'yi en onore şekilde taşımasıyla, icabında hafifçe kasılmasıyla gurur duydum.
Bazen bunlar da gerekli olabiliyor. Sunuş çok önemlidir.
Devlet Başkanlarının eski yaşamlarını, isteseler bile sürdürememeleri de. Ahmet Necdet Sezer'in tercihi ise halka değil "kendisinden sonra gelecek devlet başkanlarına örnek olmak" olmalıdır bence!
(Not: Cumhurbaşkanının bir İngiliz öğretmenden günde bir-iki saat İngilizce ders alması, hiç değilse günlük konuşmalarda yarar sağlamaz mı?)
Galatasaray'a şarkı lâzım!
Leeds United-Galatasaray maçını Ellian Road Stadyumu'nda izlerken 40 bin kişinin Leeds için aynı şarkıyı, tek sesli bir koro gibi söylediğini görünce bizim Galatasaray'ımızın böyle bir şarkısı olmadığını farkettik.
Her oynadığı maçı kazanan (ve inşallah kazanacak olan) Galatasaray'a da anlı şanlı bir şarkı lâzım artık.
Tabii bunu Fenerbahçe'li bir sanatçıdan beklemek fazla iyimserlik olur, hele de fanatiklerse şimdiden Arsenal'in kazanması için duaya başlamışlardır bile.. Bunu olsa olsa sıkı Galatasaray'lı şarkı sözü yazarları yapabilir.. Aynı zamanda müziğini de yapıyorsa (hangi takımı tutuyor bilmiyorum ama, örneğin Serdar Ortaç gibi) harika olur bence..
Bakalım ilk kim davranacak?
Samson ve Dalila
Salonda ve balkonda tek boş koltuk yok. Biraz geç kalanlar balkonda ilişecek koltuk bulamadıkları için basamaklara dizilmişler.. Gazze'de Filistinliler'in egemenliği altında, Tanrıları tarafından terk edildiklerine inanan Yahudiler'in yakarışlarını izliyorlar. Yahudiler'in lideri Samson ile Filistinli güzel Dalila'nın sahte aşkını anlatan oyunun ilk perdesinde tempo biraz ağır, hatta sıkıcı gibi görünüyorsa da ikinci perdeye geçer geçmez hareketlilik artıyor. Üçüncü perdede ise kendinizi danslara, şarkılara ve öykünün akışına kaptırıyorsunuz.
Sanatçılar halkı selâmlarken en çok alkışı oyunu sahneleyen Yekta Kara'nın alması bana hiç şaşırtıcı gelmedi. Bu alkışın sadece "Samson ve Dalila" için değil, Kara'nın İstanbul Devlet Opera ve Balesi'ne kazandırdığı tüm başarılar için olduğunu düşündüm. Yanıldığımı da hiç sanmıyorum.