Doğan Dağdelen dost, "Yarın sabah kahvaltı için saat 8.30'da alacağım sizi.. Ciğer kebabı yiyeceğiz" dediğinde "Şaka" diye "Peki" dedik..
Sabah 8.30.. Doğan lobide..
Bre aman.. Ciğer kebabı sahiymiş meğer..
Ben hayatımda sabah kahvaltı dışında birşey yemedim. En lüks brunchlarda bile, o enfes bifteklere bakmadım hiç.. Hele sakatat.. Ağzıma koymuş değilim bu yaşa kadar.. Düşüncesi bile midemi havalandırıyor.
Özcan "İmkansız" dedi.. "Ben oteldeki açık büfeye kalıyorum.."
Orhan kibar.. Herşeye "Evet" der, nezaketen..
Ertekin, yeniliklere meraklı.. "Bir denemekten ne çıkar" der, koşar..
Ben akşamdan "Evet" diyenim.. Çare yok..
Kalktık doluştuk arabalara düştük yola.. Bir duvarın dibinde salaş bir tezgah.. Uzun bir mangal.. Üzerinde şişler.. Baktım.. Bir parça ciğer, bir parça kuyruk yağı, dizmişler..
Yanda gene salaş, hasır kürsüler ve bir minik masa..
"Sabah sabah Doğan bizi bu kaldırıma, bu salaş yere getirdiyse mutlak bir bildiği olmalı" diye kendi kendime moral verip, bir kızarmış şişi, sıcacık pidenin içine çektim.. Bir kızarmış sivri biber, iki parça gene kızarmış domates..
Ağzıma korka korka götürüp ısırdım..
Vay anasını sayın seyirciler..
Böyle lezzet olmaz..
Doğan'a ayıp olmasın diye bir gıdım alıp, oteldeki açık büfeye yetişmek niyetimden çok çabuk vazgeçtim.. O minik masanın etrafına çöktük. Ayranlar da geldi..
Ali Usta geldi yanımıza.. Ciğerin ustası.. Sabah altıda açıyormuş tezgahı, o gün taze kesilmiş kuzuların ciğerlerini bizzat alıp gelerek.. Sekizbuçuğa kadar falan 600-700 porsiyon satıp tezgahı kapıyormuş. Doğan bir gün evvel bizim için rica etmiş, "Misafirleri çok erken kaldırmayalım" diye.. Onun için, bugünlük dokuza kalmışmış..
"Ellerine sağlık" dedik.. "Ellerine sağlık usta.. Bunca yıllık hayatımın en değişik kahvaltısını yaptırdın bize.."
Doğan, öğlene kadar şehir turu attırdı bize.. Bu defa "Ofis" denen modern Diyarbakır'ın sokaklarında dolaştık..
Diyarbakır nasıl hızla gelişiyor, Ofis'i gezerken anladık..
Vali konağını gösterdi, Doğan..
Bu konağı hepiniz bilirsiniz.. Hani içinde jakuzisi olan..
Meğer, köhne konağı restore eden bizim Doğan değil miymiş?..
"Yukarda Allah var" dedi, Doğan.. "Vali benden değil jakuzi, hiçbirşey istemedi. Bu devletin valisine layık birşey olsun, dedi o kadar.. Gerisini ben yaptım. Jakuziyi ben koydum.."
Medya kıyameti koparınca, Vali Nafiz Kayalı, Diyarbakır'dan alınmış..
Hem de Diyarbakır gibi herkesin nerdeyse haritadan sildiği bir ilde görev yapan valisine bir jakuziyi çok gören bir milletiz..
O vali hangi koşullarda çalışır, günde kaç saat çalışır, ömrü sadece o konakta mı, yoksa, kasabası, köyü ile koskoca ilin dört bir yanında mı geçer?.. Bunların karşılığında kaç para alır bilir misiniz?.. Bu devletin koskoca valisi kaç para alır?..
İşte valiliği cazip yapan tek şey, bu vali konağı, bu vali makam aracıdır aslında.. Yoksa çekilmez.. Hele tüm valilerin potansiyel boy hedefi olduğu o tatsız günlerin Güneydoğusunda..
Vay efendim konağa jakuzi yapılmışmış.. Vay efendim, valiye jip alınmışmış..
Milli takımın 16 adamına, bu milletin kesesinden 16 jip alınırken susanlar, valinin, köy bayır dolaşmak zorunda olan valinin doğal aracı jipe karşı çıkarken yüreklerini hiç sızlatmazlar..
Ve Sadettin Tantan..
İçişleri Bakanı.. Valisine sahip çıkacağına.. "Ne veriyoruz ki?.. Bunlar az bile" diyeceğine, medyanın hatrına, valisini tayin eden İçişleri Bakanı?..
Bu devletin dış temsilcileri trilyonluk lüks içinde yaşarken -Yaşasınlar, helal olsun.. Az bile.. Her temsilciliğimiz eloğlunun içini çektirecek görkemde olmalı- asıl kahrı çeken ve binlerle dolar değil üç otuz para maaş alan iç temsilcilerine 350 milyon liralık bir jakuziyi çok görenler utansınlar..
Doğan, kıyamet kopunca, fatura göndermemiş vilayete.. Tek kuruş almamış. Sadece jakuzinin değil, tüm restorasyonun parasını almamış.. "Devletime helal olsun" dedi, o kadar..
Bunları öğrenince, rastladığım Diyarbakırlı'ya Nafiz Kayalı'yı sordum.. "Bu kentin her köşesinde emeği vardır, Allah ondan razı olsun" dediler.. İşte bu vali bir jakuziye kurban edilen..
Dağı taşı toprak yollarda dolaşıp üç gün sonra evine döndüğünde bir jakuziye girip dinlenmesi çok görülen vali bu..
Diyarbakır, bakalım yarın bitecek mi?.. Hergün "Bugün bitireyim" diye oturuyorum, ama anlatacak o kadar çok şey var ki, laf bir türlü bitmiyor!..
Ali Muhtar mı?..
Ali Kırca'ya bir uyarı notu.. Çarşamba gecesi ana haberlerde, kaçırılan bebek haberi kaç dakika sürdü?.
Ali Kırca haberleri için bu normal mi?.
Ayni gece "Son dakikada önemli gelişmeler var" diye Ankara'ya döndün.
Murat adlı arkadaşım, bu dönüşte kaç dakika konuştu ve haber değeri olan ne söyledi?. Murat'ın insanı bıktıran ve bayıltan tekrarlarla verdiği tüm verdiği haberi deneyimli bir haberci kaç saniyede anlatırdı?. Kaldı ki, Murat'ın anlattıklarının haber değeri, hele "Ankara'da önemli gelişmeler var.. Son dakika" anonsu ile haberleri bölecek önemi var mıydı, gerçekten?.
Pireyi deve yapmak, ayni haber ve görüntüyü kırk kez vermek, kimseyi ilgilendirmeyen detay görüntülerle konuyu uzattıkça uzatmak, sana kimi hatırlatıyor, Ali?.. atv anahaberlerinin imajını korumak sadece senin değil, seni ve atv'yi seven herkesin görevi olduğu için bu uyarıyı yapmak zorunda hissettim kendimi..
Bağışla..
Oyuna gelenler var, ne yazık..
Yekta Kara, dünya çapında bir yönetmen.. Hem idari.. Hem sahne yönetmeni olarak dünya çapında.. Kıymetini bilemezsek, boş salona oynayan operalarda onu çok ararız, o Avrupa ülkerinde, operalar sahnelerken..
Samson ve Dalila aslında izlenmesi zor bir opera.. Opera olduğu dahi tartışılıyor hala.. Oratoryo diyenler var. Faruk Yener "Operatoryo" diyor, ikisini birleştirip..
Yekta, Samson ve Dalila'yı günümüze getirmek için, dinsel bir ağıt olmaktan çıkarıp, bir aşk ve kıskançlık öyküsüne dönüştürmüş..
Başarmış da.. Aşkın bedensel yanının altını da müthiş bir erotizm ve estetikle çizince ortaya işte bu "Kırmızı noktalı" Opera çıkmış..
Perde açıldığı anda Osman Şengezer'in muhteşem dekorları yakalıyor sizi bir anda.. Tanrının kendilerini terkettiği inancı ile yerlerde sürünen inanmışlar.. Onları ezen putperestler.. Ve baş kaldıran Samson.. Samson'a aşkı, delikanlının ilk tercihi tanrısı olunca nefrete dönen Dalila.. İhanet..
Bülent Külekçi iyi bir tenor.. Ama keşke biraz solaryumla bembeyaz tenini yaksaydı. Ortada biraz bakımsız Samson gibi dolaştı. O efsanevi saçları ise, Davy Crocket'in şapkasını andıran bir keçe yumağı idi. O boy saç tarihin her devrinde normal.. Oysa Samson'unun gücünü simgeleyen saçları, daha sahneye ilk girdiğinde dikkati çekmeliydi, bele kadar dökülerek.. O peruğu hazırlayanın Samson'dan haberi yok, belli..
Dalila'da, Sophia Loren'i andıran fiziği ile Jaklin Çarkçı'yı da çok beğendim.
Mete Uğur'dan söz etmeye gerek yok.. Yılların deneyimi ile sahneyi nasıl doldurdu, putperestlerin baş rahibinde..
Koro.. Fausto Regis'in korosu ve Lukas Karyntinos'un orkestrasına da alkış..
Bir tek, bir tek şey hayal kırıklığı yarattı bende..
Bundan tam 25 yıl evvel Amerika'da böyle dev bir sahnede, ünlü San Fransisko Depreminin o muhteşem kent dekorunu nasıl yerle bir ettiğini gözlerimle görmüştüm. Dev binalar yıkılıyor, alevler dört bir yanı sarıyor, yerden sular fışkırıyordu..
Bekledim ki, çeyrek asır sonra Türkiye'de de, Samson bağlandığı sütunları ilahi bir mucize yıkarken, o mabed yerle bir olsun..
Bir tek sütun bile yerinden kıpırdamadı ve iş ışıklarla geçiştirildi.
Osman Şengezer, bu finali başarsaydı, herhalde yıllarca konuşulurdu.
Ve size birşey diyeyim mi?..
Düşünse, istese, başarırdı.
Fener!..
Gençlerle sohbet ediyorum.. Sordular: "Hıncal Ağabey, herkes Fenerli doğarmış, hatta sen de öyle doğmuşsun, doğru mu?.."
"Evvelden öyleydi" dedim.. "Şimdi bebekler, Herta Berlinli, Milanlı, Bolognalı, Mallorcalı, Leedsli doğuyorlar.. Bu ayın bebekleri de Arsenalli!.."