Resmi ağızların da belirttiği gibi, bugün hâlâ failleri bulunamamış meçhul cinayet sayısı 17 bini aşkın Türkiye'de...
Bir devlet için normal bir durum sayılamaz bu...
Uğur'un öldürülmesi de faili meçhul bir cinayet olarak kaldı 7 yıldan bu yana.
Bu da normal bir durum değildi bir devlet için...
Peki nasıl oldu da bizim T.C. böylesi bir anormalliğin içine sürüklendi?
Asıl soru ve sorun budur.
Uğur Mumcu, herkesin kolayca beceremeyeceği hain bir tuzakla öldürüldükten sonra, önce ne yapılması gerekirdi?
Biz bu tür konuların ne uzmanıyız, ne de deneyimlisi; ama duruma bir mantık tutarlılığından baktığımız zaman, bize göre yapılması ilk gereken şey, Uğur'un 2 yıllık yazılarının bir analizini berraklaştırmak olmalıydı.
Uğur "değişimcilik"i mi savunuyordu?
Marksizm'i slogancılıktan ibaret sanan siyasal bir sol örgütlenmeyi mi savunuyordu?
Washington'a karşı Kemalist askeri bir darbeyi ve dinci radikal akımlara karşı laisisizmi mi savunuyordu?
Böyle bir analiz, Uğur'un canına kıyılmasından kimlerin en çok hoşnut olabileceğini daha hızlı çıkarırdı ortaya...
7 yıl boyunca acze mi düşüldü, yoksa beklenildi mi; o kadarını kestiremiyorum.
Şimdi TV haberleri ve gazete manşetleri, Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili sanıkların, nihayet yakalandıklarını ilan etmede...
Acaba daha önceki yıllarda neden gerçekleştirilemedi bu?
Türkiye genel profiliyle mesleksiz insan yığınlarından ve köylülerden oluşur; bir de Hazine'den geçinmeli yöneticiler ve siyasetçilerden...
Böyle bir profilin karar merkezi Ankara'dır. Ve özellikle dış politikada nasıl bir rota izleniyorsa, tüm Türkiye'nin tek bir solo halinde ona uyması istenir.
1921'de Ankara, Moskova'yı mı tutuyor; tüm Türkiye Moskova'yı tutmalıdır.
1940-41-42'de Ankara, Hitler'i mi tutuyor; tüm Türkiye Hitler'i tutmalıdır.
1945'de Ankara, Washington'u mu tutmaya başladı; tüm Türkiye, Washington'u tutmalıdır.
Böylesi sakat bir toptancılığın da, ne muhasebesi yapılmıştır, ne de eleştirisi şimdiye kadar...
Kaldı ki Ankara, inisiyatifin kendi elinde mi, yoksa tutmaya başladığı tarafın mı elinde olacağını hiçbir zaman ince hesaplardan geçirmedi. "Gün bugün, saat bu saat" kolaycılığıyla pratikliğinde kaldı hep...
Örneğin Amerika'nın, Türkiye ile kendi Bağımsızlık Savaşı'ndan çok daha önce ilgilenmeye başladığının farkında bile olmadı.
1750'li yıllarda, ortalama her ay Amerikalı bir tacir gelirdi İzmir'e...
Türkiye'de yoğunlaşan faili meçhul cinayetlere karşı Washington ne kadar ilgili yahut ilgisiz kaldı? Örneğin Uğur Mumcu cinayeti hakkında, kendi özel örgütlerinin hiçbir tahmini olmadı mı?
Yanıtını bilmiyoruz bu soruların da...
Sadece bildiğimiz Soğuk Savaş döneminde; Ankara'nın, "Allahsız Komünizm'e karşı" İran Şahı'nın gizli örgütü Savak'la da işbirliği yaptığıdır. Washington'a bağlı İslam ülkelerinde, "Kışla-Cami" elele duruyordu Moskova'ya ve Komünistler'e karşı...
Soğuk Savaş'dan ve Gorbaçov'dan sonra başlayan büyük "değişimcilik"; Türkiye'yi, kendi tek sesli koşullanmaları içinde hazırlıksız ve özellikle de evrensel kalitedeki kadrolardan yoksun olarak yakaladı.
Susurluk tipi mafyacılıklar, eroin ve silah kaçakçılığı, faili meçhul cinayetler aldı yürüdü...
Kendi demokrasisi içinde tek sesli koro yaratmaya vidalanmamış olan Yunanistan ise büyük aşamalar yaptı. Atina, hem Avrupa Birliği üyesi, hem de ülkesinde adam başına düşen ulusal gelir ortalaması 12 bin dolar...