


Tepki: Sezer Tahran'a gitmiyor!
5 Haziran 2000 Pazartesi günü Tahran'da Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO) zirvesi var.
10 ülkenin katıldığı bu zirveye Türkiye genellikle Cumhurbaşkanı düzeyinde katılıyordu. 1998 yılında yapılan zirveye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel katılmıştı. Bu yılki zirve, "talihsiz bir tarih"e rastladı.
Birinci "talihsizlik", yeni Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 16 Mayıs'ta göreve başlayacak olması... Sezer, Çankaya'ya çıktıktan üç hafta sonra ilk yurtdışı gezisi için Tahran'a gitmek zorunda kalacak.
İkinci "talihsizlik" bundan da önemli...
Zirveye 1 ay kala "Uğur Mumcu suikastında İran bağlantısı" haberleri Ankara-Tahran ilişkilerini yeni bir krize soktu.
Bu iki talihsizlikten sonra Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Tahran'daki zirveye katılacak mı?
Dün bu soruyu Dışişleri'ne sordum.
Yanıt çok netti:
"Hayır, katılmayacak!"
Dışişleri yetkilileri gerçi Sezer'in henüz görev başı yapmadığını, kendi dış politika önceliklerini danışmanlarıyla birlikte kendisinin belirleyeceğini söylüyorlar, ancak Tahran'a gitmeyeceğini de kesin bir dille belirtiyorlar.
"3 haftalık bir Cumhurbaşkanı böyle bir toplantıya katılamaz" diyorlar. Ancak son 2 günde yaşananlar, bu karara ayrı bir anlam kazandırıyor.
Türkiye, Tahran zirvesine Cumhurbaşkanı yerine hükümet düzeyinde katılacak. Ve bu, ister istemez Tahran'a dolaylı bir tepki olarak yorumlanacak.
***
Mazlum-Der Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Mercan, Mumcu suikastında İran bağlantısı iddiasını yorumlarken, "Bunlar Sezer'e hoş geldin partisini andırıyor" dedi. "İran'la ilişkiler ne zaman düzelme noktasına gelse bu tür kampanyalar başlatılır" diye ekledi.
Cengiz Çandar'ın dünkü yorumu da aynı istikametteydi: O da Sezer'in demokratik eğilimlerinden alerji duyanların yeni Cumhurbaşkanı'nı göreve başlamadan kuşatmaya kalkışmasından söz ediyordu.
Benzer bir temkinlilik dün pek çok köşe yazısına damgasını vurdu.
"İran bağlantısı" teması, o kadar çok suikastta o kadar çok kullanıldı ki artık herkes bu iddiaya bir miktar kuşkuyla yaklaşıyor.
Bu tür iddiaların hemen ardından basında başlayan İran aleyhtarı kampanya, yeni Cumhurbaşkanı'nın Tahran'a gitmeyeceği haberiyle birleşince, kuşkulara hak verdirecek bir görüntü arz ediyor.
Biz yine de soruşturmanın gizliliği gerekçesiyle konulan yayın yasağı doğrultusunda, basına yansıyan ifadelerdeki çelişkilerin ayrıntılarına girmiyoruz.
Faillerin gerçekten bulunmuş olmasını ve diğer faili meçhul cinayetlerin de bir an önce aydınlatılmasını yürekten dilesek de, bu konuda -Güldal Mumcu'nun tabiriyle- "ihtiyatlı bir iyimserlik"i muhafaza ediyoruz.
***
1997'de kurulan TBMM Mumcu Cinayeti Araştırma Komisyonu'nun raporu, cinayetin muhtemel failleri listesinin başına "radikal İslami örgütler"i yerleştiriyor, ancak bu konuda elde bir delil olmadığını da vurguluyordu.
Dün Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'nın yayınladığı "Son Yazılar" başlıklı kitaptan (Um:ag.1997) Mumcu'nun son yazılarını okudum. İran'ı doğrudan hedef alan bir yoruma rastlamadım.
Ancak ölümünden iki yıl önce Muammer Aksoy'un 1.ölüm yıldönümünde yazdığı şu satırlar dikkatimi çekti:
"Devletin görevi bu gibi cinayetlerin kanıtlarını bulmak değil midir? devlet, 'İslami hareket' adına uçlarına susturucu takılmış silahlarla cinayet işleyen çetelere karşı bu kadar çaresiz midir? Yoksa devlet dediğimiz şu büyük aygıta takılan başka susturucular var da biz mi bilemiyoruz?"
Acaba dün ANAP grubunda "Bunların başını ve bacaklarını tuttuk, sıra gövdede" diyen İçişleri Bakanı Sadettin Tantan'ın kastettiği de aynı şey miydi?
Asıl sır, "gövdede" miydi?