Önce küçük bir latife; ben size sık sık "enseyi karartmayın" demiyor muydum? Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer'in, Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi, toplumdaki hemen her kesimi hoşnut etti.
Neden?
Çünkü insanlar, kedi bokunu örter gibi her türlü rezaleti perdelemeye çalışan beylik hamaset demagojilerinden usanmışlardı...
Şimdi yavaş yavaş bir saydamlaşma dönemi başlayacaktır.
Sadece Hazine'den geçinenlerin üst bölümüne göre ayarlanmış, "Kabuk devlet" yapılanmasının gerçek yüzüyle, iç talana dönük bir "otofaji"nin boyutlarını, usul usul izlemeye koyulacağız şaşırarak...
Türkiye'yi de artık iyice etkilemeye başlayan global değişimin motoru; önce Gagarin'in Uzay'a gitmesi, sonra da Gorbacov'un, 2 kutba bölünerek donup kalmış Dünya Statükosu'nu darma duman etmesiyle başladı...
Uzay teknolojisinin evrensel üretime de yansıyarak, işçi sınıfının üretimdeki ağırlığını törpülemeye başlaması, "ulus-devlet" modelinin aşılmasına yol açtı...
20. Yüzyıl'ın ilk çeyreğinde Kapitalizm büyük bir bunalıma düşmüştü. Ürettiği malları, toplumun üçte birini oluşturan işçi sınıfına pazarlayamıyordu. Hem işçilere az para verip, hem de üretilen malları onlara satarak kâr etme olanağı yoktu.
Bir çıkış yolu arandı.
Çıkış yolu, Devletler'in alabileceği malları üretmekti, yani silahtı...
Dikkat ederseniz Dünya'daki bağımsızlaşma hareketleri de aynı döneme rastlar.
Bağımsızlaşan ülkeler, "kahrolsun emperyalizm" nağralarıyla yabancı sermaye düşmanlığı yapıyordu içerde. Ama kimseye çaktırmadan silah alarak da Kapitalizm'in haracını ödüyordu. Bu tabloyu açığa çıkarmak, vatana ihanet sayılıyordu...
Uzay teknolojisinin Kapitalist ekonomiye de yansıması ve otomasyon, sibernetik, bilgisayarların devreye girmesiyle, iyice artmaya başlayan üretim; "ulus-devlet" modelini de ırgalamaya başladı. Kendi halklarını yoksul bırakarak dışardan boyuna silah alan sözde bağımsız ülkeler, yeni bir teknolojiye geçmiş olan Kapitalizmin durmadan artan üretimini ememiyordu... Ekonomik denklem değişmiş, silah satışları kârlı olmaktan çıkmıştı..
Öyleyse ne yapmak gerekiyordu? Kendi halklarını yoksul bırakan "kabuk devlet" egemenlerinin savurganlıklarını kısmak ve halk yığınlarını zenginleştirerek, global sermayenin üretimlerine yeni pazarlar açmak gerekiyordu...
Bunun için de, "insan hakları, düşünce özgürlüğü, saydamlık ve hukukun üstünlüğü" ilkeleri ön plana çıkarılıyordu...
"Kabuk devlet" egemenlerinin savurganlığı ancak böyle engellenebilir; ancak böyle, "bağımsızlık" etiketi altında iç sömürgeye çevrilmiş ülke halkları biraz daha zenginleştirilerek kalkındırılabilirdi...
Global sermaye, yeni teknolojilere geçilerek, işçi sınıfının tarihe mal olmaya başlaması ve sınıf çatışmalarının aşılmasıyla; Karl Marx'ın "non-antagonist" dediği yeni bir döneme giriyordu. "Uzlaşmasız çatışma döneminden, uzlaşmalı çatışmalar dönemi"ne geçiliyordu.
Türkiye'nin durumu biraz daha değişikti. Soğuk savaş yıllarında Washington, uzun menzilli füzeler konusunda geri kaldığı için, Sovyetler'in burnu dibindeki Türkiye'ye, bir insan deposu olarak bakmış ve askeri yardımları arttırmıştı. Ankara da bu yardımlar doğrultusunda, yazar çizer ve düşünürler üstündeki baskıları arttırmıştı. Atina ise böyle bir sotaya düşmemişti. O nedenle de Türkiye, "yaşam kalitesi" bakımından Yunanistan'ın 65 basamak altında kalmıştı.
Kimdi ki bunun sorumluları?
Türkiye'de sadece yetkililer vardı, asla sorumlu yoktu.
Şimdi Türkiye'de de "kabuk devlet" egemenliği aşılıyor.. Sanıyoruz ki, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, artık yeni bir dönemin simgesidir.
Mahut sözümüzü bir kez daha tekrarlayalım, enseyi karartmayın...