Giderek, 5 rakamının uğuruna inanmak gerekecek. Türkiye'nin başına bir 5 yıllık karabasanı çöktürecek olan 5+5 formülü, 5 Nisan'da bozguna uğramıştı. Daha açık bir deyişle, yarım yüzyıla yakın bir süre Türkiye sahnesini kaplamış olan Süleyman Demirel'le ülkenin sanki sonsuzluğa sürüklenmek istemesine, TBMM, 5 Nisan'da dur demişti.
Ve, tam bir ay sonra, 5. ayın 5. gününde, Türkiye, bir-iki istisna dışında, en "krizsiz" ve sakin Cumhurbaşkanı seçimini yaşayarak, 10. Cumhurbaşkanı'nı seçti. Gazi Mustafa Kemal ve Celâl Bayar dışında, İsmet İnönü'nünkü de dahil "sorunsuz" tek bir Cumhurbaşkanı seçimini bu ülke yaşamamıştır.
İnönü, Atatürk'ün ölümü üzerine seçim yarışına sokuldu. Son yıllarında Atatürk'ün gözünden düşmüş olduğu biliniyordu. Atatürk'ün yokluğunda ordunun baskısı üzerine Cumhurbaşkanı seçildiği (ve sonra kendisini Mill” Şef olarak ilân etti) artık yakın tarihimizin sırları arasında olmaktan çıktı.
27 Mayıs 1960 askeri darbesinin ardından yapılan 1961 seçimlerinden sonra oluşan Parlamento, askeri darbe ortamının halâ bulunmasına rağmen Ord.Prof.Dr. Ali Fuat Başgil'i Cumhurbaşkanı seçecekti. Yine "ağırlık" konuldu ve en güçlü aday Başgil, apartopar İsviçre'ye seyahate çıkarıldı. Darbenin adayı, Milli Birlik Komitesi Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel, Cumhurbaşkanı seçtirildi.
Onun beklenmedik kısa süre içinde hastalanması ve görevini yerine getiremez hale gelmesi üzerine, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay, Cumhurbaşkanı seçilmek üzere, görevinden ayrıldı ve seçildi.
TBMM, Sunay'dan sonra 1973 yılında -bu kez 12 Mart 1971 askeri müdahalesinin adayı, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Faruk Gürler'in seçilmesi baskısı ile yüzyüze kalmasına karşılık ve jetlerin Meclis binası üzerinde uçmaya başladığı bir ortamda, bu baskıya direndi. Emekli bir Oramiral ve diplomatı, o sırada Kontenjan Senatörü olarak TBMM çatısı altında bulunan Fahri Korutürk'ü Cumhurbaşkanı seçti.
Korutürk'ün ardından, Demirel-Ecevit çekişmesi nedeniyle 1980'de bir türlü Cumhurbaşkanı seçilemedi. Netice: 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve darbenin lideri Kenan Evren, önce kendisini Devlet Başkanı ilân etti; ardından referanduma sunduğu Anayasa taslağı içinden Cumhurbaşkanı seçilmiş kabul edildi. Görülmemiş bir Cumhurbaşkanı seçimi türüydü.
Turgut Özal'ın 1989'da Cumhurbaşkanı seçimi, kitaba göre "meşru" idi ama sadece çoğunluğu elinde bulunduran ANAP'ın oylarına dayanıyordu. Seçim, muhalefetin terkettiği boş meclis sıraları mizanseninde yapıldı.
Süleyman Demirel, ölüm üzerine zamansız ve hesapsız biçimde boşalan Çankaya koltuğuna oturdu.
Ve bu seçim... 28 Şubat 1997 Postmodern Darbesi'nin ardından gelen bu seçim... Cumhurbaşkanlığı koltuğunun en heveslisinin, darbe eğilimleri sezilen ve "demokrasiye balans ayarı" sözüyle hukuk tanımazlığı deklâre bir Orgeneral'in, Çevik Bir'in olduğu biliniyordu. İhtiraslarıyla zekâsı arasındaki dengesizliği bir canlı televizyon yayınında sergileyerek, kendisini diskalifiye etti. Etmese de seçilebilmesi mümkün değildi ama keyf”lik, ülke gerçeklerinden onu o kadar kopartmıştı ki, bunun farkında da değildi.
Alan, MGK'ya başkanlık eden, 28 Şubat'ın "sivil mareşalı"ına kalmıştı. Türkiye'nin "etik ölçüleri bulunmayan siyaseti"nin en büyük ustasına. Süleyman Demirel... Hikâyenin devamını hepimiz biliyoruz. Onun arkasında saf tutan yazar-çizer korosunun nasıl yanıldığını da, "kriz şantajları"nın nasıl anlamını yitirdiğini de.
Kendi payımıza, aylar boyu, 65 milyonluk genç bir ülkede, 40 yıllık bir politikacıdan başka Cumhurbaşkanlığı'na isim bulunamazmış gibi davranılmasının, tüm ülkeye hakaret olduğunu; "kriz" çıkması için hiçbir sebep bulunmadığını yazdık, durduk. İşte sonuç.
Türkiye, tarihinin en olgun ve "krizsiz" Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden birini gerçekleştirdi ve "hukuk devleti" ve "hukunun üstünlüğü" kavramlarının en fazla ihtiyacı duyulan bir dönemde, bir "hukukçu"yu, ismi bu kavramların yürürlükte olmasını isteyen çevrelerde umut uyandıran Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanlığı dönemine girdi.
Bu ülkeden ve demokratik, "Avrupalı" geleceğinden ümitlenmemek için bir sebep var mı?