Şimdi de, A. Necdet Sezer'in adaylığının "geçersizliği" meselesi çıktı ortaya...
Hem de Anayasal sebeplerle...
101. madde'nin gönderme yaptığı 76'ncı maddenin 3. bendi...
Devlet memuriyetinden istifa şartını hükme bağlıyor.
Yoksa adaylık geçersizdir, diyor...
Ama ben başka noktadayım:
Anayasa Mahkemesi Başkanımız, bu "Anayasa"dan hükümden habersiz olamaz...
Yasaların ruhsal yorumu, ihtimâl ki istifa etmesini gerektirmiyordur...
Fakat, bence...
Şu hukuk tartışması ile adayımızın yüksek hukukçuluğu pek denk düşmedi, pek yakışık almadı...
Türkiye, A. Necdet Sezer'i, "duru" hukukçuluğu sebebiyle bağrına bastı...
Bu niteliğin, yüreğindeki "hak ve hukuk özlemi" ile örtüştüğünü hissetti...
Tam bu noktada işte:
A. Necdet Sezer'in berrak hukukçuluğu, "istifa ederek" bütün tartışma yollarını kapatmasını gerektirirdi...
Bu tavır hem daha isabetli olurdu hem de hukuka hasret yüreklere su serpilirdi...
Denilebilir ki, anayasa mahkemesi başkanlığı kolay risk edilecek bir makam değildir...
Ya seçilemezse, ortada mı kalsın?..
Herhalde bu kadar değerli bir hukukçu ortada kalmazdı...
Ama yine de bu haklı bir gerekçe olamaz...
Çünkü aday olunan makam en yüksek makamdır, her türlü riske değer...
Ayrıca, millet de, hiç tanımadığımız bir insanı Çankaya'ya gönderme riskine katlanmıyor mu?..
Kim daha çok risk alıyor?..
Mafyanız batsın e mi?
TV dizilerinde, birbiri ardına mafyalar türemeye başladı.
Neredeyse bütün dizilerde...
Mafyatik tipler, kirli ilişkileri, silahlar, külahlar, güzelim dizileri muhasara etti, kanser gibi bütün sahneleri sardı...
Ne oluyoruz yahu?..
Türkiye kıçıkırık birkaç mafya bozuntusundan mı ibaret?..
Bizim hayatımız bu mu?..
Milyonlarca aile, hayatında bir kere bile mafya görmeden namuslu bir şekilde yaşamaya devam ediyor...
TV yapımcılarının bu aptal mafya merakını anlamakta güçlük çekiyorum...
Ayrıca ilgi çekici de değil...
Bu benim hiç umrumda değil, çünkü bir tabloyu unutamıyorum:
Aynı zamanda yazarlık da yapan bu zat, dışişleri bakanı iken...
Genç gazeteciler kendisine sık sık soru soruyorlardı: Cevaplar verirken, o gençlere bakışını, bakışındaki küçümsemeyi, alaycılığı, tepeden süzüşünü asla unutamıyorum...
Hafızamda, genç gazetecilere "pisliğe bakar" gibi bakan bir yazar kalmış!..
Üstelik de anayasa profesörü!..
Kafa açık olsa ne olur, kapalı olsa ne olur?..
Hani her seferinde yarışmacılara "Son kararınız mı?" diye soran tiyatrocu... Öyle bir ses tonuyla ve öyle derin bakarak soruyor ki, adam insan değil bildiğini, kendi "ismini" unutur...
Geçende Şişli evlendirme dairesinde iki genç evleniyor.
Evlenmek ciddi iş!..
İyi düşünmüş olmak lazım...
İki genç hazır, evlendirme memuru geldi...
İki tarafa da sordu: Falancayı kocalığa, filancayı karılığa kabul ediyor musun?.. İki taraf da evet dedi...
Salon sessiz... Memur birden konuştu: "Son kararınız mı?.."
Nükteye bayıldım... Bütün evlendirme memurları bu soruyu sorsa belki daha akıllıca olurdu?..