


İki farklı güzellik anlayışı..
Efendim, Avrupalı kadınların yüz güzelliğinin püf noktası, elmacık kemiklerindeki çıkıntıymış.. Onlar hilkatten böyle bir avantaja sahip.. Bizim milletimizin kadınları ise ay yüzlü olduğundan sıfatları toparlaktır..
Tövbe olsun, bu işin aslını bilmiyordum.. Türkiye'nin tek sünnet olmuş kadın assolisti Bülent Hanım'ı ne zaman televizyonda yanakları şiş şiş görsem; işin aslını bilmediğimden, elin oğlunun günahını alıyordum.. İçimden:
- "Elleri kırılsın keratanın.. Kadıncağızı Allah yarattı demeyip, döve döve; ringden inmiş boksöre çevirmişler.." deyip, nişanlısına ileniyordum..
***
Nasıl ilenmezsin?
Bülent Hanım'ı taaa ilk gençliğinden beri biliriz, keyifle izleriz.. Narin bir yapısı, incecik bedenine münasip yumuşak hatlı bir yüzü vardı.. Zamanla gövdesi kalınlaştı, biraz kilo aldığından, bastığı yeri titretir oldu..
O incecik hatlar gitti, heybetli bir assolist çıktı ortaya.. Öyle ki Kırkpınar başpehlivanının kazandığı altın kemeri "ziynet niyetine" beline dolamaya kalksa, kemerin uzunluğu yetmez..
Yanakların sırrı ne?
"Eh!" dedik, assolistliğin raconundandır.. Assolist dediğin pehlivan kesimli olacak ki terzisinin (Artık stilist deniyor) diktiği kıyafetin üzerine kondurduğu gülü taşıyabilsin..
Assolist gülü deyip geçmeyin.. Daha ele gelir ufaklıkta takanını görmedim.. İlla ki "hormonlu lahana" büyüklüğünde olacak.. Ya omuzunda durup heybet verecek veya poponun tam üzerine dikilecek ki sahnedeki hallerini gören iki poposu var zannetsin..
Eeee, böyle bir gülü taşımak da kalıp ister.. O yüzden assolistin kalıplısına alışığız.. Bunları bildiğimizden Bülent Hanım'ın sanatıyla doğru orantılı olarak gelişen gövdesini bir gün dahi yadırgamadık..
Lakin yüzünün, özellikle de şakaklarının şişliğine mânâ veremeyip "Eli de amma ağırmış.." diye nişanlısının günahını aldık..
Meğer işin aslı başkaymış..
Eğer Bülent Bey zayıflamasa bunu da bilemeyecektik.. Assolistimiz eridi, bir deri bir kemik kıvamına geldi.. Aaaa! Yüzünün şişi aynen duruyor..
Biz kendi kendimize şaşıp dururken, Bazaar Dergisi imdadımıza yetişti.. Kadınlarımız arasında şimdi de silikon yanak yaptırma modası olduğunu yazıverdi..
(Not: Bazaar, bildiğimiz "Pazar" mealine geliyor.. Daha asortik olsun diye dergiye böyle bir ad takmışlar.. Haklılar, eğer "Pazar" adını taksalardı, millet Salı Pazarı esnafının resmi yayın organı sanabilirdi.. SD)
***
Efendim, Avrupalı kadınların yüz güzelliğinin püf noktası, elmacık kemiklerindeki çıkıntıymış.. Onlar hilkatten böyle bir avantaja sahip..
Bizim milletimizin kadınları ise ay yüzlü olduğundan sıfatları toparlaktır.. Genç kızlıklarında bu göze hoş gelir..
Toparlak yüzde deri gergindir.. Güneş görmemişse kılcal damarlar cilde yakın yerde durduklarından bir hoşluk yaratır.. Kan hücüm ettiğinde yanaklar kızarır ki "elma yanaklı" lafı buradan çıkmıştır..
Kızlarımız genelde hafif de besili olduklarından yanaklarındaki kılcal damarlar her daim kan dolar, bu durumu uzaktan seyre duran erkek milleti "hicaptan" sanıp, ayrıca keyiflenir.. Aşka gelip;
- "Masa üstünde pekmez, al yanaktan kim öpmez.." diye türkü yakar..
Daha da azgınlaşanı "Kaşların katar katar, kirpiklerin ok atar.. Yanağın dükkan açmış, dudakların bal satar.." diye name düzüp, kızın eline sıkıştırır ki kız okudukça yanağına kan oturup, elma yanaklıyken nar suratlı olsun..
Nar gibi yanaklar..
Kadının toparlak yüzlü olmasından başka, nar gibi kızarmışı daha makbuldür.. Elmanın kızarıklığı narın şiddeti karşısında hafif kalır..
Eskiden erkek kısmı nar gibi kızarmış bir kız gördüğünde yerinde duramazdı.. İlla ki evlenmek ister, bunun vaktinin geldiğini göstermek için de babasının ayakkabısına çivi çakardı..
Babanın ayağı çiviye batsın ki oğlanın yaptığını anlayıp "Zamanı geldi.." desin..
Bazı izansız babalar işi anlamazlıktan gelip yokuşa sürerlerse, bu kez de başka yöntemlere başvurulurdu.. Temsil baba yatmadan evvel, döşeğe bir tas su dökülürdü..
Ben kabahatı o devrin oğlanlarında bulmam, onları azdıran kızların nar gibi kızaran yanaklarında bulurum..
Eski bilmecelerde narı sorarlarken "Hanım uyanmış, cama dayanmış.. Cam kırılmış kana bulanmış.." diye tekerleme yaparlarmış.. Nar kızarıklığı surata oturduğunda o kadar ki kafa koparıcı yani..
***
Sadece kızların değil, erkeğin de toparlak suratlısı makbuldü..
Mesela rahmetli Enver Paşamız'ın sıfatı yeni doğmuş ay gibiydi.. Bıyıklarını da ucundan burup yıkarı sivrilttiğinde kadınların aklı başından giderdi..
Atatürkümüz ise modern anlamda yakışıklı bir erkekti.. Lakin devrinde kıymeti bilinmedi.. Çünkü şakakları çıkık, avurtları çöküktü.. Uzaktan bakıldığında hastalıklı gibi dururdu..
Naciye Sultan'a talip oldu, vermediler.. Enver Paşa evlendi.. Sabiha Sultan'a meyletti, vermediler.. Toparlak yüzlü şehzade Ömer Faruk Efendi ile evlendi.. O zamanın güzellik anlayışı öyleydi..
Bugün ise Atatürkümüz'ün tipi makbul.. Yuvarlak yüzlülere itibar yok.. Daha doğrusu her yerde itibar yok..
Toparlak yüzlü erkeklerin de meraklısı var.. Özellikle de cahil kadınlar bayılıyor.. Özümün suratı da toparlak olduğundan bunu göğsümü gere gere söylüyorum..
Eskiden bir pazara çıkardım, şehre mal getirmiş ne kadar köylü kadını varsa gözünü benden ayıramazdı..
Diyeceksiniz ki niye? İşte öyle!
Bu arada lafı dolandırıp yazının mabadını bulduk, şakak estetiği konusundaki bilimsel görüşlerimize yer kalmadı.. Onun da hakkını yarınki yazıda vereyim..
Gerçi yarın izin günüm ama fedakârlık benden olsun.. Bir gün sonra geçerim dalgamı..