kapat

11.04.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
microbanner
Sabah Künye
Atayatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
HINCAL ULUÇ(uluch@sabah.com.tr )


Kendi kusurlarımızı bilebilmek..

Oturup soğukkanlı olarak düşünmenin zamanı.. Eskilerin pek de şirin olmayan bir deyişini hatırlamakta yarar var..

"Sen seni bil sen seni.. Sen seni bilmez isen patlatırlar enseni.."

Ve bir başkasını..

"Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.."

Konunun İngiltere yanı bizi ilgilendirmiyor.. İngiliz holiganları kendi ülkelerinin yüz karası.. İngiltere'nin tüm dünya spor kamuoyu önünde başı bunlar yüzünden eğik.. Bu ayıpla mücadele onların işleri..

Bu yüzden, olayların başladığı günden beri süren ve nerdeyse cinayeti haklı gösteren, hatta Star'ın yaptığı gibi yeni cinayetler işlemeye teşvik eden yayınların bu ülkeye ve insanına bir faydası yok..

Tedavi için önce teşhisin doğru konması gerekir..

Şimdi size bir sorum var..

Galatasaray taraftarları, yıllardan beri Avrupa'nın en tehlikeli bilinen kentlerine gittiler.. Boyunlarına kaşkollarını taktılar, ellerine bayraklarını aldılar.. Yaya, ya da otomobille, kentin ana caddelerinde, önemli meydanlarında alabildiğine gösteriler yaptılar, maçtan önce ve maçtan sonra.. Hele maç kazanılmışsa, coşkuları sabaha kadar sürdü. Restoranlar, barlar, kafeler, Galatasaraylılarla doldu taştı..

Bir tanesinin burnu kanamadı.. Bir tanesi, sözlü, ya da fiili saldırıya uğramadı.. Kentin delikanlıları toplanıp bıçaklar satın almadılar, çeteler kurmadılar.. Saldırmadılar..

İngiltere'de, İtalya'da, Almanya, İspanya, Fransa'da yaşadık bu sahneleri..

Şimdi lütfen bu soruma, açık kalple yanıt verin..

Galatasaray taraftarları bu gösterileri, kendi ülkelerinde, kendi kentlerinde, bir Fenerbahçe maçı öncesi Bağdat Caddesi'nde yapmaya kalksalardı neler olurdu?.

Türkiye'nin sorumluluğu işte bu sorunun yanıtında yatıyor.

Ben boynumda Galatasaray kaşkolü ile, dünyanın her kentinde korkusuzca dolaşır, eğlenir, gezerken, kendi ülkemin kentlerinde niçin linç edilme tehlikesi içinde yaşıyorum?. Maç günleri niçin Bağdat Caddesine, Bursa'ya, İzmit'e, Trabzon'a, ya da bir başka kente gidemiyorum?.

İşte gerçek bu, Sevgili Okuyucular.. Gerçek bu..

Dünyanın en efendi, en tatlı seyircisi İrlandalıları İnönü Stadından Swiss Otele kadar biz kovalamadık mı?..

Stadlarımızda her maç, en aşağılık, en rezil, en iğrenç küfürler korolar halinde bağrılmıyor, ekranlardan tüm yurda yayılmıyor mu?..

Her maç tribünlerden sökülen, parçalanan koltukları sayabiliyor musunuz?..

Ya sahalara yağmur gibi yağan, paralar, çakmaklar, şişeler ve akla gelecek her türlü nesneler?..

İngilizleri bıçaklayanlardan biri, yakalandığında "Adamların Taksim'de olduğunu öğrenince, hemen aramızda para toplayıp altı bıçak aldık" demedi mi?.

Döner bıçağı ile maça gitme adetini çıkaranlar bunlar değil mi?..

Ne yaptık bunlara karşı?..

Mücadele ettik mi?..

Mücadeleyi başlatması gereken medya, tiraj ve reyting uğruna bunları teşvik ve tahrik etti.

Futbolcular, analarına, bacılarına, eşlerine sövenleri telin edeceklerine, aldıkları galibiyetleri bunlara hediye ederek, yalakalığın doruklarına ulaştılar.

Klüp yöneticileri, iktidarda, muhalefette olsunlar fark etmeden, bunları beslediler. Tribünleri kişisel menfaatleri uğruna kullanabilmek için bunlara, para, bilet, hatta "Hap" dağıttılar.

Federasyonlarımız bu ülkenin cumhurbaşkanının kafasına ayran şisesi, atacak kadar azanları, bir meyhane masasını donatacak komik para cezası vererek ödüllendirdi.

Yazarı, sporcusu, yöneticisi, federasyonu ile, Dr. Frankenştayn'ın Canavarını bizler yarattık.

Biz yaratırken, bu ülkenin güvenlik güçleri de seyirci kaldı..

Valiler, Emniyet Müdürleri, yanı başlarında en iğrenç küfürler edilirken, Şeref Tribününde hiç ama hiçbirşey yokmuş gibi oturdular. Tribün koltukları polislerin gözleri önünde sökülüp sahaya atıldı.

Çeteler azdıkça azdılar.. Şımardıkça şımardılar..

İşi kendi klüplerini basıp, kaptanlarını dövmeye kadar vardılar..

"Kan kokuyor, kan geliyor" uyarılarımızı İçişleri Bakanına duyurmaya çalıştık. Valiler ve Emniyet Müdürlerinden umudu kestiğimiz için, İçişleri Bakanından bir genelge istedik ve bekledik..

Türkiye'nin gelmiş geçmiş en "Şahin" İçişleri Bakanı Sadettin Tantan "Spor terörü"nü bir türlü görmek istemedi. Kılını kıpırdatmadı ve sonunda "Kan" bağıra bağıra geldi..

Lütfen hemen her kanalda yayınlanan Taksim görüntülerini izleyin.. Olaylar başlamış.. Kentin öte başından kameralar olay yerine ulaşmış, polis hala duruma hakim değil.. Kavga arasındaki polislere dikkatle bakın görüntülerde.. Hepsi nasıl şaşkın, ne yaptığını bilmez, öylesine koşuşuyorlar orada.. Gözlerinin önünde bir yaralıya suni teneffüs yaptırana, odunla vurana dahi engel olmak akıllarından geçmiyor..

Taksim Meydanındaki polis yetersiz.. Polis eğitimsiz, polis hazırlıksız.. Polis şaşkın..

İngiliz Holiganlarının gittikleri her kentte olay çıkardığını, bütün dünya biliyor, sadece benim polisim bilmiyor, olacak şey mi?.

Şimdi söyleyin, açık yüreklilikle söyleyin.. O iki İngilizi, Taksim'deki eli bıçaklı altı kişi mi öldürdü, yoksa, toplum olarak hepimiz, şöyle veya böyle suça ortak mıyız?.

Taksim olayları dünya kamuoyu önünde sadece rezil İngiliz Holiganlarının değil, Türkiye'nin de yüzünü kızartıyor..

Çünkü iki ölü var..

Galatasaray Başkanı tarihi bir konuşma yapıyor:

"Hiç bir tahrik, iki insanı öldürmek için sebeb olamaz."

Galatasaray Teknik Direktörü, spor anıtlarına kazılması gereken bir açıklama yapıyor:

"Keşke o iki insan yaşasaydı da, biz bu maçı kaybetseydik.."

Ama dünya bu sözleri duymuyor bile..

Onlar iki insanın, konuk olarak gittikleri ülkede, sokak çeteleri tarafından vahşice, tam 17 kez bıçaklanarak öldürüldüklerini biliyorlar, o kadar..

Bay Sadettin Tantan,

Mesele sandığınızdan çok daha ciddidir..

Bu işe el koyma zamanınız geldi de geçiyor bile..

Bugün İngiltere'de yaşayan Türklerin, maça gidecek Galatasaraylıların hayatları tehlikede.. Yarın Avrupa şampiyonası için Belçika ve Hollanda'ya gidecek Türkleri daha da büyük tehlike bekliyor..

Bu kadar Türk vatandaşı can pazarında iken hiçbirşey olmamış gibi orada oturmak, "Görmem, bilmem, söylemem"i oynamak size yakışmıyor.

Önce Türk, sonra Dünya Kamuoyunu tatmin edecek, eylem ve söylemler içinde olmanız gerek.

Sizden "Bu holiganlar yüzünden, İngiltere başbakanı olmaktan utanıyorum" diyen Margaret Thatcher olmanızı istemiyor, zaten beklemiyoruz.

Ama bu ülkenin İçişleri Bakanı olarak, olaylardan duyduğunuz üzüntüyü bilmek ve bu yılanın başını en kısa zamanda ezecek önlemleri aldığınızı duymak istiyoruz.

İşte Beşiktaş - Galatasaray maçı haftasına giriyoruz. Bütün bir hafta tahrikler içinde geçecek..

Peki ya önlem, Bay Tantan, ya önlem?..

Sayın Tantan,

Bundan böyle, bu ülke insanının spor yüzünden dökülecek kanlarının sorumlusu sizsiniz!.. Bu sorumluluk bilinci içindeki eylem ve söylemlerinizi bugünden başlayarak dikkatle izleyeceğiz!..

Sadece ilk yarısı olsaydı..

Manolya filmine ** verip "Vasat" diyen eleştirmenler var.. ****'la "Dört dörtlük" bulanlar da..

Şaşırdınız, "Sonunda birbirleri ile mektuplaşan sinema entelleri de birbirlerine düştüler" dediniz herhalde..

Filmi görene dek, ben de şaşırmıştım.. Görünce çözdüm..

Manolya 3.5 saate yakın bir film..

Birinci yarısı, tam bir "Yalan Rüzgarı" kurgusunda.. İçiçe geçmiş bir yığın öykü, nefes kesen bir tempoda anlatılıyor.. Bir öykü en meraklı yerinde bırakılıyor, ötekine geçiliyor.. Meraktan tırnaklarınızı yiyor, baş döndürücü tempodan yerinizde oturamıyorsunuz..

"İhtiyaç molası" için ışıklar yandığında, hemen bütün seyirciler birbirlerine dönüp "Müthiş bir film" diyorlar..

Şimdi, salonu dolduran herkesin beğendiği filme eleştirmen tavrı ne olur?..

"Aman ne tahammül edilmez film" der, kalkar ve salonu terkeder.. Filme de **'ı çakar..

Eh işte!..

İkinci yarıda, o enfes anlatımdan eser yok.. Uzadıkça uzayan, seyirciyi basan sahnelerle dolu bir bölüm bu..

Adam ölüm döşeğinde.. Orasında burasında borular takılı.. Mesut Yılmaz'ı Dünya Spikeri yapacak duraklarla, iki sözcük arasına hırıltılı bir nefes katarak, geçmiş günahlarını itiraf ediyor.. Bir dediğini iki defa tekrar ederek üstelik.. Öyle geri dönüşler falan yok.. 35 dakika ayni yataktaki ölen adam görüntüsü ile bu hırıltılı monolog..

Her sahne lastik gibi uzuyor..

Sıkıntıdan patlıyorsunuz..

Siz patlayınca, ikinci yarıya devam kararı veren eleştirmenler coşuyor:

"İşte ben buna film derim.. Çak **** şuna!.."

Manolya'nın ilk yarısı bende "Bu film, nasıl 'En İyi Film' adayı olmamış, hatta nasıl Oscar'ı almamış" izlenimi yaratmıştı. İkinci yarı, soruların yanıtını kendiliğinden verdi.

İyi bir kurgucu eline makası alsa, filmi 2 saate indirse, Manolya senenin en konuşulan ve izlenen filmlerinden biri olurdu.

Filmin müzikleri bir harika.. Oscar Adayı olan Save Me adlı şarkı dahil..

Tom Cruise bugüne kadarki Tom Cruise'lara hiç benzemeyen bir rolde, gerçekten olağanüstü..

Filmde herkes çok iyi oynuyor aslında..

Ah bir de kurgucu iyi olsaydı, yönetmen çektiği her metreyi filme koymakta diretmeseydi?..

BİZİM DUVAR
'Ecevit imza veren milletvekillerinin kıvırmasını önlemek için neredeyse kürsüye çıkıp şarkı söyleyecekti; "oylama şıkıdım şıkıdım..'

Hakan & Utku

TEBESSÜM
-Meyva paketleme servisindeki

işini niye kaybettin?

-Eğri muzları çöpe attığım için.

SEVDİĞİM LAFLAR
'Hayat kısadır, yaşamaya bakın..'

Nikita S. Kruşçev (1894-1971)

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır