YABAN Çilekleri, Yüzyüze, Fanny ve Alexander, Yedinci Mühür gibi başyapıtların yaratıcısı, çağdaş dünya sinemasının büyük ustası İsveçli yönetmen Ingmar Bergman, eşinin kanserden ölümü üzerine hayata küstü. Kendisiyle yapılan bir televizyon röportajında tüm İsveç'te şok yaratan, herkesi son derece şaşırtıp duygulandıran şu açıklamayı yaptı:
"EŞİM İngrid'le şakalaşırdık. Önce ben ölecektim. O da elimi avuçlarının içine alacaktı. Ama ilk ölen o oldu. Bu beni sakatladı. Hayatımda karşılaştığım en dayanılmaz olay, başıma geldi. Artık hayata karşı ilgimi kaybettim. Artık böyle bir noktada, yaşamımı sona erdirmeyi düşünüyorum."
BERGMAN, "Bu açıklama yakında kendinizi öldüreceğiniz anlamına mı geliyor?" sorusuna hiç tereddütsüz, "Evet, aynen öyle" yanıtını vererek İsveç'in üzerine elem bulutları oturttu.
BU kente olağanüstü güzellikler armağan eden büyük İstanbul savaşçısı ve bilgini Çelik Gülersoy'un "Artık geleceğinden ümidi kestim" dediği İstanbul'u terketme kararını biz bir metafor olarak, yani mecazi anlamda Bergman'ın dramatik usancına benzettik. Büyükada'da verilen senfonik konserin kakafonik yaygaralarla sabote edilmesinden, TURİNG'in gelir kaynaklarının kurutulmasına kadar bir dizi çarpık ve çirkin olayın artık, Çelik Bey'in sabrını taşırmasını anlıyoruz. Sayın Gülersoy'un İstanbul'u terkedip Saros Körfezi'ne yerleşme kararının yanlış olduğunu söylemeye dilimiz varmıyor; "Gitmeyin" diyemiyoruz. Bu kıyasıya ruhsal ve fiziksel didişmeden kurtulmaya, doğanın dinginliğine sığınmaya elbette hakkı var.
TEK istediğimiz, "sevgili"yi tamamen gönülden çıkartmaması. Zaten "karasevda"lar beyne ve yüreğe bıçakla kazınır; Çelik Bey de bir "İstanbul karasevdalısı" olduğuna göre onu "temelli unutmacasına" kalbinden ve yüreğinden söküp atabileceğini düşünemiyoruz. Sayın Gülersoy'un "uzaktan" da olsa İstanbul'u düşünüyor olduğunu bilmek, "bu kenti herşeye rağmen sevmeye, İstanbul için iyi bir şeyler yapmaya çalışarak burada yaşamayı sürdürenler"i yüreklendirecek. Onlardan bu ilgiyi esirgemesin.