Bizim yazının bugünkü başlığı, ortaokuldayken Türkçe dersine gelen Esat Mahmut Karakurt'un; "tahrir vazifeleri"ni, derin gibi görünen içi boş sözcüklerle yazma alışkanlığından kurtulamamış öğrencilere taktığı bir lâkaba sanki el sallıyormuş gibi oldu.
Esat Mahmut, tahrir vazifelerine "hayat zaten nedir ki..." türünden bir cümleyle başlamış 14 yaş öğrencilerini, oturduğu kürsünün yanına:
- Gel bakalım buraya, köşe başı filozofu, diye çağırırdı...
Hayat zaten nedir ki... Yahut hayat dediğin nedir ki... Yanıtı olmayan, ayakları yerden kesik, içi salaklık gazıyla doldurulmuş balon sözcüklerdir bunlar...
Ne ölenleri geri getirmeye yarar, ne hastaları iyi etmeye, ne yoksulları zenginleştirmeye...
Olsa olsa bir süre abuk sabuk konuşmaya yarar...
Benim de içimde öylesine abuk sabuk konuşma rüzgarları esiyor ki, bugün; ondan o başlığı koydum yazıya...
Biliyor musunuz, bizim karikatürist Mıstık da makaslayıvermiş ömür çilesinden sağarak 70 yıldır yumağa çevirdiği görünmez hayat ibrişimini...
Mıstık...
20, belki de 25 yıldır karşılaştığım yoktu Mıstık'la...
Gazetelerden öğrenince dünyadan ayrılıvermiş olduğunu; elektrik telleri üstünde uçuşup duran serçeler, Mıstık'ı tanıdığım dönemlerin taze bir simite benzeyen günlerindeki susamları gagalamaya başladılar.
Mıstık... Sevimli boyun tikiyle öylesine ufacık tefecik ve çocuksuydu ki... Değil 70'ine geldiğini düşünebilmek; 40'ına bile gelmiş olabileceği, algılama dışıydı benim için.. O, öksüzlükle yetimliğin yalnızlık göllerine, sade çizgili karikatürlerindeki kırık gülücüklere güvenerek demir atmış; zaman dışı, ufacık bir yarış yelkenlisi gibiydi... Optimist dalında, tek yelkenli ufacık bir yarış teknesi...
Nasıl da gelmiş 70'ine ben görmeyeli...
Serçeler, fırından çıktığı gibi kalmış sıcak simitlerimizin susamlarını gagalıyorlardı...
Gazetelerde, içimdeki anılar bayrağını yarıya indiren, Mıstık'ın ölüm haberi yanında; manşetleşmiş siyaset haberleri de vardı...
Süleyman Bey'in 5 yıl daha Cumhurbaşkanlığında kalabilmesi için Anayasa'daki 3 maddeyi değiştirecek yasa teklifinin ilk oylaması fiyaskoyla sonuçlanmıştı...
5 Nisan'daki ikinci oylamanın da cılk çıkmaması için, Fazilet Partisi'nin isteklerini kabul etmek gerekiyordu.
Gazeteler, "Süleyman Bey'in kaderi, Erbakan'ın elinde" diye yazıyorlardı.
Bütün bunlar ülke yönetiminde istikrarı sağlamak için oluyordu. Duruma hukuk açısından baktığınız zaman ise, ne böyle tek bir kişi için Anayasa değişikliği olurdu; ne Anayasa değişikliği için, kimsenin bilmediği özel çıkar terazilerine endekslenmiş, siyaset pazarlıkları olurdu; ne de bu kadar hukuksal bir zinadan, istikrarlı bir siyaset evliliğinin nikahı tazelenmiş olurdu...
Türkiye'nin gerek hukuk, gerek ekonomi, gerek çağdaşlık açısından, 20. Yüzyılı da -anlamsız böbürlenmelerle- ıskalamış olmasının bitip tükenmeyen alerjileriydi bunlar...
Ve akıp giden hayat, abuk sabuk rüzgarlar estiriyordu bazen insanın içinde de...