Sabahtan beri ofurdaya pofurdaya, tatilde yayınlanmak üzere ardımda bırakacağım yedek yazı için konu arıyorum. Dört günlük bir tatilin bedelini böyle peşin peşin ödemek zorunda kalışıma hayıflanarak...
SABAH yöneticileri duymasın ama, ne vardı sanki ille bayramda da çıkacağız, halkımız öyle istiyor, diye tutturacak... Halkımız birkaç gün bize hasret kalsa belki kıymetimizi daha iyi anlardı da böyle benzinin yanında promosyon olmazdık.
Her neyse, saatlerce bütün gazeteleri karıştırdıktan sonra kendi tatilimi yazmaya karar verdim.
Yarın ailece, onbeş yıldır ödediğimiz taksitlerden sonra nihayet biten yazlığımızın bahçesine dikim yapmaya gidiyoruz.
İtiraf etmem gerekirse bitkiler şimdiye kadar benim için dekoratif bir arka plan oldular hep. Onları gördüm, renklerine baktım, kokularını duydum, varlıklarından hoşnut kaldım. Ama onların birer canlı olduklarını hissetmedim; ne yiyip ne içtikleriyle, nasıl doğup nasıl büyüdükleriyle, karşılaştıkları ölüm tehilkelerini nasıl atlattıklarıyla hiç ilgilenmedim.
Şimdi ilk kez ciddi ciddi bir tohumu ya da minnacık bir fideyi elime alıp toprağa daldıracağım ya, yeni doğmuş bebeğini ilk kez kucağına alan anne gibi hissediyorum kendimi. Ya bir yerini kırarsam, ya yanlış tutup sakatlarsam!
Bu arada önüme gelene, ekim mevsimini soruyorum. Onların cevaplarını birbiriyle çarpıştırıp "en doğruyu" yakalayacağım aklımca. Kimisi Mart diyor, kimisi Nisan... Ama Mart'la Nisan arasında koskoca bir 30 gün var. Ya "tam vakti"ni kaçırırsam... Ya o zavallı fideyi tavı geçmiş bir toprağa gömüp baştan ölüme mahkum etmiş olursam! Bitkilerin dünyasıyla içli dışlı olanlar bu telaşıma gülüyor. "Korkma" diyorlar. "Bitkiler bizim gibi birer saatlik randevularla dilimlenmiş bir hayat yaşamazlar. Onlar mevsimlerle yaşar." O kadarını ben de biliyorum. Ama yine de, hamile kalmaya niyetlenir niyetlenmez Dr. Spock okumaya başlayan mükemmeliyetçi anne adayları gibi, işi "sağlama" almaya çalışıyorum.
Bitkilerin de huyu suyu olduğunu uzaktan biliyorum. Ama o huyların ne olduğu konusunda hiç bir fikrim yok. Ben, hiç tanımadığım bir türle iletişim kurmanın gerginliği içinde sorup soruştururken, işin erbabı olanlar kalkıp "yeterince güneş, kıvamınca su" gibi şeyler söylemiyorlar mı... Lafa bakın; zaten bütün sorun da bunca yıllık yabancılıktan sonra o kıvamı tutturmak değil mi?
Bazı tanıdıklarımın dokunduğu ota hayat veren o büyülü ellerine kıskançlıkla bakıyorum şimdi. Benim de öyle bereketli ellerim olsun istiyorum. Ama bitkiler kendilerine bunca yıl sırt dönmüş birini affederler mi acaba? Bana sırlarını verirler mi?
Hayatımda ilk kez, ağaçlarla çiçeklerle haşır neşir olmaya niyetlendim ya, aslında bir yandan da kendi kendimden endişeleniyorum.
Şimdi birdenbire nerden çıktı bu heves?
İnsanlarla ilişkiden sıkıldım da o sessiz sakin yaratıklarla dostluk peşine mi düştüm? Saatlere bölünüp her bir saati doldurulmuş günler yaşamaktan yoruldum da, doğanın mevsimsel döngüsüne mi sığınmak istiyorum? Çoğu hiç bir işe yaramayan laflardan umudumu kestim de, dilsiz bir iletişimi mi özlüyorum?
"Beautiful Garden" türü dergilerden tanıdığım o dingin yüzlü gümüş saçlı kadınlar geliyor gözümün önüne. İnsanların dünyasındaki itiş kakıştan elini eteğini çekip doğanın gizemli güçlerini keşfetmiş ermişler gibi, yüzlerinde uhrevi bir gülümsemeyle güllerini buduyorlar.
Yoksa ben de...
Bitkiler dünyasına dostluk eli uzatmaya gidiyorum. Ama doğrusu kendim için biraz endişeleniyorum...