


Fay hattının günahı yok!
Büyüğü küçüğü, zengini fukarası yılbaşı geldiğinde azınca Marmara'nın altında kendi halinde duran fay hattı ne yapsın? Haliyle o da fikrini bozup "N'etsem de çevreye bir güzellik yapsam.." diye kıpır kıpır kıpırdanmaya başlar..
Bu yazı elinize geçtiğinde 1900'lü yılların son 24 saatine girmiş olacağız.. İki üç yıldan beri "İkibinli yıllar.." diye cayırtı yapan medyamızın işaret ettiği tarihi saatler bunlar..
Gelin görün ki ahalide medyanın bu gayretine kulak verecek mecal kalmamış..
Bu kayıtsızlık, ahalimizin başyazarlara "Kır bıyıklı lala.." köşe yazarlarına da "çok söylenir hala.." muamelesi yaptığından değil.. Besbelli ki hükümetimizin özene bezene yaptığı "vergi reformu.." cumhuriyet kullarının soluğunu kesmiş..
ooo
Gidişata bakıp; birkaç gün önce meslek hayatımızın ilk ekonomik yazısını yazdık.. IMF'e verilen niyet mektubunun vergi kısmını kafamıza göre yorumladık.. Körün taşı gibi birşey olmuş..
Hani eskiler "İlahi tüfek, attığın taşa bak, tuttuğun kuşa bak.." derler ya! Yazı başına çöktüğümüzde içimize kuvvetli bir his geldiğinden hedefi tutturmuşuz ki ertesi gün, suyuna tirit vatandaştan dahi bir sürü "Aferin.." aldık..
Üstüne üstlük Necati Doğru'nun "Aferini.." de içinde..
Yılbaşına mecal yok!
Ben vatandaşın yılbaşı isteksizliğini bu vergi işine bağlıyorum..
Oysa her zaman iddia ederim.. Bizim millet yılbaşına çok meraklıdır.. İki tane dini bayramımız var mesela.. Bunların coşkusu ile yılbaşı coşkusunu karşılaştırdığınızda, ikincisi ağır basar..
Aralarında Fenerbahçe ile Pendikspor kadar fark vardır..
Bayramların tadı kaçık.. Millet Ramazan veya Kurban bayramlarından artık "Taşraya firar.." niyetine sebepleniyor.. Gözü, hükümet adamlarının bayram tatilini kaç gün tutacağına dikili..
Tatil günlerinin sayısı açıklanır açıklanmaz da firar plânları yapıyor..
Yılbaşı ise tek bir gece.. Bilemedin ertesi gün de "sarhoşlama payı" var.. Gün sayısı Bodrum'a, Marmaris'e kaçmaya yetmediğinden; herkes bulunduğu yerde azmayı tercih ediyor.. Üniversite ulemasından, iş dünyasının ağır toplarına; siyaset ünlülerinden bürokrasinin azametli büyüklerine kadar azan azana.. Ertesi gün çoğunun fotoğrafı gazetelerde çıkar..
Tepelerinde uzun, yaldızlarla süslü konik bir küllahla "toplu sünnetlerin ibişleri gibi" medyamıza pozlar verirler..
Gençler başka türlü azar.. Kafaya jöle çalan ensesi kalın, alnı kemikli oğlanlar bira sarhoşu olup "Kimi kıstırsak da bir köşede ıhtırsak!" diye ağıldan kaçmış danalar gibi aranır..
O kafası yerden kalkmayan iyi aile kızlarının çoğu "kırmızı tuman giymek kısmet açar" diye düşündüklerinden, manifatura dükkanlarını dolaşıp, karıştırmadıkları don kutusu bırakmazlar..
Büyüğü küçüğü, zengini fukarası böyle azınca Marmara'nın altında kendi halinde duran fay hattı ne yapsın? Haliyle o da fikrini bozup "N'etsem de çevreye bir güzellik yapsam.." diye kıpır kıpır kıpırdanmaya başlar..
ooo
Bu yılbaşı arefesinde, bu hallere dair bir işaret göremiyorum.. O yüzden de "vergi reformundan" huylanıyorum..
Bizim ahali "Vermeden almak Allah'a mahsus.." lafını ağzından eksik etmez lakin, iş kendisine geldi mi vermeye katiyen yanaşmaz.. Hele vergi dendin mi ayağı geri geri gider..
Osmanlı bunun denemesini çok yapmış.. Kullarının üzerine eli sopalı mültezimler salmış, ahaliyi "Allah yarattı.." demeden bire kadar sopadan geçirmiş, yine de vergi bilincini kafalarına sokamamış..
Dağı da dert bağı da..
Osmanlı sırf vergi alabilmek için mecburi iskân uygulamasına geçtiğinde, deftere kayıtlı kulların üçte ikisi dağlara firar etti..
"Dağa çıksam ayısı var kurdu var.. Düze insem sıtması var derdi var.." deyip de arada kalanlar vergi toplayan mültezimlere yakalandı.. Gerisi yıllarca firar gezdi..
Tarihçi Ahmet Cevdet ünlü eseri "Tezakir" de bu hallerimizi anlatır..
İstanbul'un, Toroslar'da saklanan aşiretler üzerine saldığı Dursun Paşa; bu vergi kaçaklarının çoğunu kılıç zoruyla imana getirmiş.. Kaçanı kesmiş, kaçamayanı sürüp düz ovaya toplamış..
- "Bundan sonra köylerde oturacaksınız.. Hükümet kelle sayısını bilecek.. Alacağı vergiyi bilecek.." diye buyurmuş..
Kendilerine "yurtluk olarak" padişah malından arazi dağıtılan köylülere de bir şart daha koşmuş:
- "Dinimizin şartlarını da yerine getireceksiniz.. Namaz kılıp, oruç tutacaksınız.. Tutmayan kendi bilir.."
ooo
Toroslarda düne kadar seyyar gezen ne kadar Türkmen, Yörük, Kürt aşireti varsa böylece hükümet zoruyla imana getirilmiş.. Lakin ahali bunu bir türlü içine sindirememiş..
Dine, diyanete aykırı gittiklerinden değil.. Namazı, orucu da vergi sandıklarından..
Mecburi iskân alanı olan köylerden birinde; kadınlar çeşme başında küplerini, testilerini doldururken aralarında konuşurlarmış:
- "Bizim köy otuz hane.. Aşağı köy yüz hane.. Bize de beş vakit namaz, onlara da beş vakit namaz.. Hak mı bu kardeş?"
- "Doğru valla.. Onlara da otuz gün oruç yazmışlar, bize de otuz gün oruç.."
Bunları ben kafadan sallamıyorum.. Dursun Paşa'nın koyduğu namaz kılma, oruç tutma şartının ahalinin "vergi" zannettiğini "Tezkire" adlı eserinde Ahmet Cevdet böyle anlatıyor..
Bu kadar lafı yılbaşı hızımızın neden kesildiğini anlatabilmek için yanyana dizdik..
İkibinli yıllara gelince.. 1900'lü yılların ne hayrını gördüysek, gelen yıllardan da aynı hayrı göreceğiz.. Kendi payıma ikibin yılından fazla bir umudum yok..
Neden derseniz?
Geçen yılbaşı; büyüklerimize yazıp, gayri safi milli hasıladan payıma düşeni istemiştim.. Dilekçeme cevap bile vermediler..