Yüzyılın son günü değil ama benim bu yüzyıldaki son yazım bu. Yarın geceyarısı çok çok özel. Dünyadaki her insanın ilk ve son ortaklığı.... Yarın geceyi yaşayacak insanların herbiri, bir "yüzyılbaşı"nı ilk ve son kez kutlayacaklarını biliyorlar...
Yüce insan aklı, akıl almaz fantezileri de kolaylıkla üretiveriyor. Yılbaşı anları böyle bir şey. İsterseniz durumu daha da absürdleştirelim: Saat 11.59.59 ile 00.00.00 arasındaki süre bir saniye...
Ve, o bir saniye ile yıl, bu kez olacağı gibi yüzyıl ve binyıl değişiveriyor.
Milyarlarca insanın zihin enerjisi bu kez o ana göre ayarlı. "Yılbaşında ne yapacağız" veya "yılbaşında neredesiniz" türünden sorular, yarın geceyarısı için daha öncekilerden ve sonrakilerden daha anlamlı...
Ben, çocukluğumda yılbaşlarını çok severdim. Aile, birinci dereceden yakınlarla tam kadro, kimi zaman en yakın dostlarla birlikte evde toplanırdı. Yılda bir kez görülebilecek yemek bolluğu ve mutlaka tombala oynanarak geçirilen yılbaşları.
Öyle yılbaşları zamanla yok olup gittiler. Yıllar, her yılbaşıyla birlikte akıp gitmiş ve akıp giderken, önlenemez değişiklikler, tüm sevdiklerimizle birlikte evlerde kutlanan yılbaşlarını da hafızamıza emanet etmişlerdi. Zaten birinci dereceden yakınlarımız da, teker teker bizi terketmeye başlamışlardı.
Hepimiz her yılbaşında, bir öncesine, hele hele çocukluk günlerimize oranla daha öksüzüzdür...
Zamanla yılbaşları biraz da karabasan haline geldi.
Yılbaşında bir şey yapmak adetâ zorunluydu ve bu konuda karar vermeye sanki mecburdum. Yılbaşlarının bizleri rehin aldığı yıllar... O yüzden, 1 Ocak günlerini iple çektim. Şu yılbaşı nasıl geçecekse, bir an önce geçse de, kurtulsam duygusu...
İtiraf etmeliyim ki, yılbaşlarına ilgisiz de kalmadım. Öncesinde ne kadar sıkıntı duyarsam duyayım, yine de ona sıradan bir gün muamelesi yapamadım. Her yılbaşı mutlaka bir yerde, birileriyle oldum. Yılbaşları özeldi...
1999'u 2000'e bağlayacak yılbaşını ise çok öncelerden düşünmeye başladım. Bu, yüzyıl başı, hem de binyıl başı olacaktı. Hep kendime, acaba 2000 yılbaşısında nerede olacağımı; hatta olup olmayacağımı sordum. Bu yazıdan sonraki 24 saat içinde dünya üzerinde varolmaya devam edersem, uzun yıllardır kendime sorduğum sorunun cevabını bileceğim...
Kader çizgisi, insanı değişik coğrafyalara sürüklemişse, bu soru, soruyu soran için daha da meraklı oluyor. Hayatımda 4 yılbaşını ülke dışında geçirdim. Menfa yılları... Lübnan'da. Bir kez de 1974'e girerken Hollanda'da... Saat 12'ye sokakta girdiğim tek yılbaşıydı o...
Türkiye, hülyalı ve sisli bir ufuktu benliğimde. Ve, babam, yılbaşı gecesi gurbette yapayalnızlık hüznünü bana yaşatmamak için Amsterdam'a koşup gelmişti. Gece saat 12'ye bir-iki dakika kala, Dom Meydanı'nın orta yerinde, geceyarısı ıssızlığında ve dondurucu soğukta, birbirimize sarılarak yeni yılı kutladık. Kolundan Rolex'ini çıkarttı ve "baba yadigârı olsun" diyerek bileğime geçirdi. O an, hiçbir yılbaşında aklımdan çıkmadı. En en önemli arzusu 2000 yılbaşısını görmek haline gelmişti. Olmadı. Az zaman kalmıştı oysa...
Bunun bu yüzden buruk bir yüzyılbaşı olacağını epey önceden sezmiştim. Üstelik yine ve geçen yıl bu vakit, böyle olacağını bilmeden, yine yurtdışındayım.
Yeni yüzyıl ve binyıla gireceğimiz yarın geceyarısında, iki yıl önce benim de karşı çıktığım kepazeliği dile getirdiği için Hasan Celâl Güzel'in yeni yüzyıla dört duvar arasında gireceğini düşüneceğim.
Grozni'de vahşi ve hayasız ateş yağmuru altında; ışıksız, susuz, ölümü bekleyerek ve ölüme meydan okuyarak yüzyıla girmeye hazırlanan Çeçen halkı da yarın geceyarısı aklımdan geçecek...
Yarın gece saat 12'yi vurduğunda bütün bunları unutmayacağım.
Yine de yılbaşı geceleri saat 12, mutluluk anıdır. Yarın gece saat 12'de, yarım yüzyıllık hayatımda ikinci kez sokakta olacağım. Washington ayazında. Ama bu kez onbinlerce kişinin arasında...
Ve tabii, koluma dakika şaşmayan baba yadigârı Rolex'imi takmayı da unutmayacağım.
Mutlulukla burukluk, aynı lahzada bir daha böyle bütünleşemeyecek. Bir daha bir yüzyılbaşı yaşamayacağım...
Mutlu Yıllar.
Dayanabilene Mutlu bir Yüzyıl.
İnsanliğa Mutlu Millenium!...