Siz bakmayın bazılarının "28 Şubat ilelebet sürecek, bin yıl sürse de bitmeyecek" tarzı sözlerine...
28 Şubat dönemi bitti. Kâbus çekip gitti.
Milletçe, üç yıldır gördüğümüz karabasanın etkisiyle terden sırılsıklam uyandık ve gözümüzü açıp baktık ki öcü-möcü yok etrafta. Sevgili yurdumuz durduğu yerde duruyor, sınırlarımız yerli yerinde, rejimimiz dimdik ayakta.
Artık ne kapımıza kadar dayanmış bir şeriat tehlikesi var ortalıkta, ne de sokaklarda kol gezen irtica... Rejimi devirmek üzere örgütlenmiş olan iç düşman sırra kadem basmış. Ülke ekonomisini avucunun içine alan yedi başlı canavar; "yeşil sermaye" buharlaşmış.
Ben kendi payıma, bütün o kâbus boyunca, sesimi duyurabildiğim herkese, "öcü geliyor" diye korkutmaya çalışanlara pabuç bırakmamalarını, öcü masallarına inanmamalarını söyledim durdum. "Öcülere inandığınız anda sizi öcülere karşı koruyacak ve kollayacak kurtarıcılara da inanırsınız" dedim ama kimseye dinletemedim.
Anladım ki bu halk öcülere inanmak zorundaydı. Çünkü koruyucu ve kollayıcılara inanmak istiyordu. Çünkü kendine inanmıyordu.
Neyse ki sonunda "Dış dinamik" bastırdı da, öcü masalları yerini demokrasi nutuklarına bıraktı.
Bundan 2.5 yıl önce, 28 Şubat'ın en acımasız günlerinde, Refahyol'un yaka paça alaşağı edilişinden hemen sonra yazdığım ve sanki bugünü anlatan bir yazımda yazdığım gibi:
Şimdi;
"Karı kocanın, birbirlerine ağızlarına ne gelirse söyledikleri şiddetli bir kavga gecesinin sabahındayız sanki.
Sözde uyumlu bir evliliğin tuz buz olduğu, çirkin çıkar hesaplarının ortaya döküldüğü; yüzlerdeki maskelerin inip tehdit ve şantaj silahlarının çekildiği bir gecenin sabahında, birbirinin yüzüne bakmaya utanan karı kocalar gibiyiz.
Ömür boyu hakkaniyetiyle, adaletiyle, hastane kuyruklarında kimsenin önüne geçmemekle övünen bir adamın, ilk gerçek hastalığında herkesi omuzlayıp öne geçişine tanık olduk.
Ömür boyu çocuğuna yalan söylememeyi öğreten babanın, işler biraz sarpa sarınca çocuğunun gözü önünde yalan söyleyişini izledik utanç içinde.
Tanrı tanımaz geçinen birinin evinin duvarları hafif bir depremle sarsılmaya başladığında besmele çekmeye başlayışına tanık olduk.
Karı kocanın kavgası bitti... Hasta doktora yetişti, hayati tehlike geçti... Deprem sona erdi.
Ama kriz anında söylenen hiçbir söz, hiçbir davranış geri alınamaz artık. Karı-koca artık hiçbir zaman birbirinin gözüne eskisi gibi bakamaz. Önündeki hastayı omuzlayıp öne geçen adam hiçbir zaman başı dik; haktan hukuktan sözedemez. Yalancı baba, hiçbir zaman çocuğunun gözündeki eski baba olamaz.
Kâbus bitti... Ama doğruluk, tutarlılık adına inşa ettiğimiz ne varsa silip süpürerek, onca yıl ortak değer sandığımız ilkeleri tarumar ederek çekip gitti.
Artık hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağız. O yıllar boyunca yapılanları ve söylenenleri unutamayacağız. Hiçbir zaman birbirimizin gözlerine eskisi gibi bakamayacak, birbirimize eskisi gibi güvenemeyeceğiz.
Belki o kâbus dolu günlerde söylediklerimizi ve yaptıklarımızı unutmak ve bir daha hiç anmamak üzere bir konsensus kuracağız aramızda. Ama bilinçaltına ittiğimiz suçlarımız bizi kolay kolay rahat bırakmayacak. Siyasetin dar boğazında boğazladığımız ilkeler bundan böyle hep ayağımıza dolanacak.
Evet, kâbus bitti, kriz çekip gitti.
Ama ardında yaralı bir demokrasi ve ezik bir insan yığını bırakarak..."