


"Liboşlar" çoğalıyor...
Liberalizm, devlet, toplum ve birey arasındaki ilişkilerde önceliğin "bireyin hak ve özgürlüklerinde" olması gerektiğini savunan iktisadi ve siyasi bir düşünce akımı.
Düşüncenin kurucu babalarından John Looke'un 1632-1704 yılları arasında yaşadığı da hatırlanırsa, bu düşünce biçiminin insanlığı bir kaç asırdır etkilemekte olduğu görülür.
Türkiye ise "beyinsel sefaletinin" en güzel sunumunu, aynı Marksizmi karaladığı gibi böylesine köklü bir düşünsel geleneği de "liboş" kavramıyla, acınası bir zavallıkla küçümseyerek ortaya koyuyor.
Bu zavallı garipliğin nedenlerinden biri, bu topraklarda sürekli "padişahların" yetişmesi ama "bireyin" doğmaması. Bireyin devlet ve toplum karşısında üstünlüğünü savunan bir akım da, dolayısıyla yerleşmiyor.
İkincisi, Cumhuriyet döneminin otoriter ideolojisi olan Kemalizmin, kendi dışındaki her etkin ideolojiyi düşman ilan etmesi. Liberalizm de Kemalizmin düşmanları arasında. Ankara, dün nasıl Marksizmi karalıyorsa, bugün de liberalizmi karalıyor. "Kökten devletçi" propagandistler de, ol hak görevlerini yaparak, liberalizme kendi seviyelerine uygun olarak "liboş" yaklaşımı ile saldırmakta...
Liberalizm yükseliyor
Turgut Özal ile yeryüzünün değer yargılarının öne çıktığı bir dönem yaşadık. Bu evrenselleşme dalgası Süleyman Demirel'in iktidarı ile birlikte sönmeye başladı. Türkiye 28 Şubat dönemi ile de iyice içine kapandı, laiklik-şeriat ikilemini paradigma alarak iktidar savaşlarına girişti. Askeriyenin gölgesinde iyice mezralaştık.
Avrupa Birliği tam üyelik adaylığı ile birlikte "dış dinamiklerin" yeniden Türkiye'de güçlenmeye başladığını görüyoruz. 1980'ler on yıla yakın süren dışa açılma, ardından on yıla yakın bir içe kapanma getirdi, şimdi yeniden bir dışa açılma dönemi başlamakta...
Bunu, liberal söylemlerin Ankara'da bile dile getirilmesiyle açıkça görüyoruz.
Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in 13 Aralık akşamı CNN'de "Her birey TV yayınında kendi anadilini konuşabilmelidir. Kendi dilinde TV yayını yapmak isteyen olursa buna mani olmayacağız" diyerek Kürtçeye yeşil ışık yakmasıyla topa vurulmuş oldu.
Hemen ardından Mesut Yılmaz'ın ANAP Bölge Toplantısını Diyarbakır'da yaptığına ve "Avrupa Birliği yolunun Diyarbakır'dan geçtiğini" söylediğine şahit olduk. Yılmaz, "demokrasi Türk'ün de Kürdün de hakkı" demekteydi. ANAP bu toplantıda, Güneydoğu için on maddelik liberal bir de reçete sunuyordu.
Kürt yok, Türk var
Ankara bugüne kadar devlet-birey ilişkilerini çağdaşlaştırmayı reddettiği gibi, 1923 döneminin "ulusu Türkleştirme" anlayışının değiştiğini de görmemekte direnmişti. Halen de bir kısmı ile direnmekte.
Bu görüşe göre, Türkiye'de sadece "Türk" var, Kürt yok. Konuyu vatandaşlık bağlamında ele almayınca da, inkârcılık ve dayatma toplumsal barışı sürekli fitillemekte. Şimdi Cem ve Yılmaz, bu köhnemiş ceberrut refleksin değişmesi gerektiğini bir kez daha vurguluyor.
Mesut Yılmaz'ın atakları Diyarbakır ile başlayıp, bütçe görüşmeleri ile devam etti. Yılmaz, liberalizmin düşman olarak pekişen devlet yapılanmasını şöyle eleştirdi:
"Atatürk'ün Türk insanını vatandaş yapma projesi de aksadı. Devletçi yaklaşım ön plana çıktı ve kurumlaştı. Gördüğümüz, tek parti kalıbının sürdürüldüğü sözde çok partililiktir. Toplumun çoğunluğu inkâr edildiği gibi siyasi çoğulculuğa da iyi bakılmamıştır.
... Toplumu jakoben anlayışla yönetmek isteyenler kendilerine karşı çıkanları sürekli tasfiye etmeye çalışıyor. Devlet öldürdüğü insanları keserek aynı boya getiren antik mitolojideki Prokrustes'e benziyor."
Umutluyum, umutlu
Genelkurmay Başkanı'nın Apo'nun idamında ısrarlı olmayacaklarını açıklaması, "çözümsüzlükte" direnmekle ömrünü tüketen Denktaş'ın "Kıbrıs'ın bir Türk-Yunan barış adası" olacağını söylemesi, KKTC Başkan Yardımcısı Mustafa Akıncılar'ın "Kıbrıs'ın bir bütün olarak AB'ye alınması gerektiğini" seslendirmesi iyimserliğin dozajını artıran gelişmeler olarak sıralanabilir.
Ayrıca, siyasal liberalizm eğiliminin yanında, ekonomik liberalizmin de kendi hükümlerinin icraya koyulduğunu görmeye başladık. Para programı, bankaların yeryüzü standartlarına çekilmesi, IMF ile imzalanan Stand-By anlaşması, tarıma çeki düzen verme adımları, Türkiye'nin artık gelip duvara dayandığını ve tek alternatifin "siyasal çıkar" yerine "ekonominin yasalarını" koymak olduğunu ispatlıyor.
Ekonomik akıl
Türkiye'de bugüne dek siyaseten liberalleşme sağlanamadığı gibi, ekonomik liberalizm de hiçbir zaman hayata geçmedi. Düşünün ki, bugün de ekonominin temelini "devlet işletmeciliği ve bankacılığı" teşkil ediyor.
Son günlerdeki ekonomik gelişmeler ise, siyasal liberalizmin doğrucu ve besleyici ayağı olan ekonomik liberalizmin de devreye girdiğini gösteriyor. Siyaseten para dağıtma bitiyor. Paranın dağıtımını bundan böyle "ekonomik yasaların belirlediği ekonomik akıl" düzenleyecek. Tarım alanında alınan kararlar da bunu söylemekte...
2000'li yıllara girerken, Türkiye'de yeniden egemen olan dış dinamiklerin ekonomik bacağını IMF, siyasal boyutunu da Amerika ile Avrupa ortaklaşa denetlemeye başlıyor.
Ankara yerine dünya
Üç yüz yıl önce gergefte dokunmaya başlayan ve bireyi yücelten bir özgürleşme akımına hâlâ düşman muamelesi yapan ve "liboş" gibi söyleyenin, bizzat kendisini utandıracak bir yaklaşımı yeğleyen geriliğe yeryüzünün müsamahası yok. Birey her yerde olduğu gibi, Türkiye'de de öne çıkacak. Çıkacak çünkü artık tarlaların, fabrikaların egemenliği değil, beynin öncülüğündeki bilgisayarlı yaşamın patronluğuna doğru yol alıyoruz. Bilgisayarların dünyası, beynin sınırsız yaratıcılığında öne çıkan insan demek...
Yeni bir bin yıl ile Türkiye yeniden dış dünyanın aydınlık yüzünün hakimiyetine giriyor. Son zamanlardaki "liboşlaşma" bundan.
Ankara'nın liberal düşmanlığı yerine, özgürleşme ve zenginleşme gene bu topraklarda hakim olmaya başlıyor.