


Gençlere Atatürk'ü anlatmak!..
Atatürk'ün Türkiye'nin bugününe ve yarınına ışık tutacağına inanıyorsanız.. Gençlere Atatürk'ü anlatmadan önce, yanıtlamanız gereken üç soru var.
Ne anlatmalı?.. Nasıl anlatmalı?.. Kim anlatmalı?..
Bir..
Anlatacağınız şey Atatürk'ten çok Kemalizm olmalı. Atatürk ile Kemalizmin birbirinden soyutlanamayacağı olmalı. "Kurtuluş" Savaşı ile "Kuruluş" Savaşı'nın birbirinden ayrılamayacağı olmalı.
Ve de Kemalizmin, 1920 koşullarında yapılanların bekçiliği olmadığı anlatılmalı. Geçmişin öğrenilmesinin, bugünü anlatmak ve geleceği kurmak için gerektiği anlatılmalı.
İki..
Anlatılacaklar kısa, özlü ve açık olmalı.. İlkokul bilgileri "nakarat" gibi yinelenmemeli... Duygulara değil, akla seslenmeli.
Atatürk hangi düşüncelerle, hangi amaca ulaşmak için yola çıktı? Yola çıkarken Türkiye'nin ve dünyanın koşulları nelerdi? O amaca yönelik olarak neler yaptı? Ve nereye vardı?
Acaba niçin?. 20. yüzyılın tüm büyük devrimcilerinden kimisinin heykelleri yerlerde sürüklendi.. Kimisinin isimleri yollardan, meydanlardan, kentlerden silindi.. Atatürk hala, halkının büyük çoğunluğunun sevgi ve saygısına sahip?
Ve üç... Belki de en önemlisi..
Atatürk'ü ve Kemalizmi, okullarda düşmanları anlatmamalı! Neyi, nasıl anlatması gerektiğini bilenler anlatmalı..
ooo
Atatürk, ulusal ile evrenselin, ulusalcılık ile insancılığın buluştuğu bir devrimci. Amacı Türkiye'nin "kendi kimliği ile" çağdaş dünyada yerini alması.
Hem köklerinden kopmamış... Hem evrenselle bütünleşmiş.
Her geri kalmış ülke devrimi, bir çağdaşlaşma modelidir. Ve Atatürk'ün çağdaşlaşma modelini üstün ve kalıcı kılan iki önemli özelliği vardır.
Birincisi, Atatürk'ün çağdaşlaşma süreci ile demokrasiyi birbirinden ayrı düşünmemesi. İkincisi ise, ulusal birliği farklılıkların değil, benzerliklerin kurumsallaştırılmasında, kalıcı kılınmasında araması.
Lenin'in çağdaşlaşma modeli, demokrasiyi önemsemediği, ertelediği için çıkmaza girdi. Tito'nun Yugoslavya'sı, etnik farklılıklar üzerine kurulduğu için çöktü.
Atatürk'ün çağdaşlaşma modeli ise..
Demokrasi temeli üzerine kurulduğu için yurttaşlık bağlarına dayalı bir ulus yaratmayı hedeflediği için.. Hala güncel ve ayakta.
Hem de son yarım yüzyıllık tüm sapmalara, yanılgılara, aymazlıklara ve hatta hıyanetlere karşın!
...........
Hayır ben yazmadım.. Yazabilseydim, adım Ahmet Taner Kışlalı olurdu..
Bu alıntıyı Ahmet Taner Kışlalı'nın "son" kitabından aldım..
Son tırnak içinde.. Çünkü Ahmet Taner Kışlalı'nın başka kitabı olmayacak..
Onu kahpece yok ettiklerinde bu kitabı baskıya hazırlanıyordu. Ahmet "son" kitabını göremeden öldü..
"Ben Demokrat Değilim" masamın üzerinde.. Hep orada kalacak.. Ahmet kardeşim olduğu için değil.. İçinde ezberlenesi yazılar olduğu için..
Hergün gündemde olacak, gündemde kalacak yazılar yazmış Ahmet.. Tam bir başucu, başvuru kitabı olmuş, bu yazıların derlenmesi..
Atatürk'ü anlatmaya adamıştı hayatının son günlerini.. Kitaplarla anlatıyordu. Makalelerle anlatıyordu. Yurdu adım adım dolaşarak, konferanslarla anlatıyordu. Medyayı saran "Entel" Atatürk düşmanlarına karşı adeta tek kişilik bir orduydu Ahmet..
Susturdular..
Ya da susturduklarını sandılar..
Bu kitapları yaşadıkça, onu susturmanın mümkün olamayacağını bilemediler..
Ahmet'in yaşaması şimdi sizlerin elinde..
Kitaplarını alırsanız, okursanız, okutursanız, onun düşüncelerini hep canlı, hep ayakta tutarsanız, Ahmet Taner Kışlalı hep yaşar!..
Ben Demokrat Değilim, bu ülkede Atatürk'e, Demokrasiye ve Cumhuriyete inananların baş kitabıdır!..
Bu kitabı satış listelerinin tepesinde gördüğüm gün, Ahmet'in boşuna ölmediğine inanacağım!..
Tansu niye herkesi telefonla arıyor? Çünkü öbür türlü konuşmaya yüzü tutmuyor.
Hakan & Utku
Neden?..
Milli Savunma Bakanlığı açıklamış.. Sedat Peker ve Oral Çelik askerliğe elverişli değillermiş..
Milli Savunma Bakanlığı'nın açıklaması böyle.. Ama yeterli değil.. Her ikisini de son zamanlarda sık sık televizyonda görüyoruz. İkisi de maaşallah aslan gibiler.
Kamu vicdanının rahatsız olmaması için bakanlık, Peker ve Çelik'in hangi sebeble askerliğe elverişli olmadıklarını da açıklamalı..
Ve haftalar önce sorduk. Hala cevap gelmedi.. Adnan Hocanın anlı şanlı müridlerinin, (listesi İstanbul Emniyet Müdürlüğünde var), askerlik durumları nedir, bu konuda pek çok ihbar var.. Medyaya da yansıdı.
Milli Savunma Bakanlığı hala bir açıklama yapma gereği duymadı.
Maliye!..
Hande Atazi "Ayda 40 milyar kazanıyorum" dedi. Der demez kazancı kontrole alındı. Şimdi 200 milyar lira vergi ve cezası ödeyecekmiş..
Aziz Yıldırım "Fener'e cebimdem 20 milyon dolar verdim" deyince, aklıma geldi, birden..
20 milyon dolar, 100'ün yanında 11 tane sıfırlı Türk lirası demektir.
Tanrı bütün dileklerimizi kabul etseydi, sık sık pişman olabilirdik.
Ezop
Baba, Fikret Otyam'ı öldürecek!..
Evet, doğru okudunuz, Baba, Fikret Otyam'ı öldürecek.. Yooo.. Yooo.. Mafya babası falan değil, bildiğimiz Baba, Çankaya'daki öldürecek Otyam'ı..
"Baba dini bütün bir müslümandır. Cenaze namazı kaçırmaz.. Benimkine de gelir, o ünlü fötrünü geriye atıp baş parmaklarını kulağının arkasına koyar.." diyor, Otyam..
İyice karıştı kafanız değil mi?..
Baba, hem Otyam'ı öldürecek, hem cenaze namazını kılacak.. Nasıl olacak bu?..
O zaman anlatmak farz oldu..
Fikret Otyam'ın Tünel Ziraat Galerisindeki enfes sergisine gitmiştim ya.. Fikret Ağabeye gidilir de, onun eşsiz sohbetinden mahrum kalınır mı?..
"Baba beni öldürecek" dedi..
Efendim Fikret Otyam, Güney Doğu'nun fahri lideridir bence.. O yöreleri onun kadar seven, onun kadar gezen, onun kadar da çizen başkası yoktur..
Gene gitmiş Adıyaman'a.. Bakmış, halk "bok" içiyor.. Halkın suyunu aldığı baraja kanalizasyon karışıyor. Hastalığın bini bir para, halk dökülüyor, bebeler ölüyor.. Ama mecbur içecekler.
Hani GAP, GAP diye yığınla tören yapılır ya, hepsi göstermelik.. GAP'ta millet bok içmemek için her yere başvurmuş sonuç yok..
Fikret Ağabey gelince, ona anlatmışlar dertlerini..
Otyam "Ben çözerim" demiş.. Derken, Baba'ya güveniyor.. Çok yakın dostlar, ahbablar ya.. Öyle güveniyor ki, "Çözemezsem ölüm orucu tutarım" diye bir de söz veriyor üstelik..
Sonra derhal Baba'yı arıyor.. Koydunsa bul.. Baba'ya ulaşamıyor..
Oysa, o güne kadar o Baba'yı arar.. Baba onu arar.. Fikirleri ayrı da olsa, öyle derin bir dostlukları var ki..
Yahu Baba niye telefonlara çıkmaz?.. Hadi çıkmadı, niye geri aramaz?..
Bir hadise var, can ile canan arasında..
Var.. Gerçekten var..
Baba, Otyam'a küsmüş..
Baba, sekizbin dokuzyüz altmışbeş kişiye, bu arada Çankaya'da geceleri bağıran bozacıya da "Devlet sanatçısı" ünvanı vermişti hani.. Bunların arasında Otyam da vardı. Otyam ödülü reddetmişti, "Bunlar sanatçı ise, ben değilim" diye..
Vay sen misin reddeden..
"Sen benim verdiğim ödülü nasıl almazsın" demiş Baba ve Otyam'a küsmüş..
Eee..
E'si şu.. Otyam, Baba'ya ulaşamıyor.. Barajlar Kralı Baba, "Temizleyin Adıyaman'ın boklu suyunu" diye emir vermiyor. Adıyamanlılar boklu su içmeye devam ediyorlar. Bu durumda Otyam'a verdiği sözü tutmak, ölüm orucuna başlamak kalıyor..
"Şimdi ben, Ölüm Orucuna başladım mı, öyle 'Olacak Artık O Kadar' gibi tutmam. Sonuna kadar giderim. Ölüm orucuna oturanları hayatta tutmak için şekerli serum verilir. Bana veremezler. Verirlerse ölürüm. Çünkü şeker hastasıyım. Yani ben bu oruca başlarsam ölürüm.."
Otyam "Bana küsmesini anlıyorum.. Ama Danıştay o Devlet sanatçılığı ödülünü tümden iptal etti. O zaman ortada küslük sebebi de kalmadı" diyor.
Yorgan gitti, kavga bitti hikayesi..
Ama Baba'nın inadı inat!.. Nuh diyor peygamber demiyor..
Fikret Otyam ölüm orucuna yatacak.. Baba cenazesine gelip fötrünü arkaya atacak ve tombul elleri ile selam duracak.. Adıyaman'da boklu su içen bebeler ölmeye devam edecekler..
Olacak şey mi?.
Baba, gel şu inadı bırak.. Küslüğü bitir.. Otyam'ı ara.. Adıyaman'ın boklu içme suyuna el koy..
Ne Otyam ölsün, ne bebeler!..
Baba!..
Gel bir babalık yap!..