İstanbul'un lodosu, Marmara'yı köpürte köpürte öfkeden deliye döndürüyor. Belki de bunun nedeni, lodosun öncelikle deniz taşımacılığını ambargo altına alması...
Marmara, Ankara'ya taşınıp oligarşik bir egemenlikle bütünleşemediğinden, bir lodos esmesiyle insanların işine yaramayan bir deniz oluvermeyi bir türlü yedirememekte kendine ve köpüre köpüre kabarıp durmakta...
Ankara ise Marmara gibi değildir. İnsanların işine yarayıp yaramamak gibi bir kaygısı yoktur Ankara'nın. Esen rüzgarlara göre sadece kendi dümenine bakar o...
Esen rüzgarlar ve Ankara'nın dümeni..
Emekli Büyükelçi Rüştü Elekdağ pazartesi günkü yazısında, değişen rüzgarlara göre Ankara'nın, dümeni yeni bir rotaya doğru kırmaya çalıştığını; gerek Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in, gerek ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'ın Kürt ve Kürtçe'yle ilgili açıklamalarından alıntılar yaparak çok berrak bir tablo içine oturtuyor ve bu yeni açılımların, yeni bir dönüşümün habercisi olduğunu belirterek şöyle diyordu:
"Kanımızca, Türkiye Cumhuriyeti'nin temelindeki devrimler kadar önemlidir bu reformlar"..
Her zaman zevkle okuduğum Hadi Uluengin de "Türklük ve Kürtlük" başlığını taşıyan dünkü yazısına şöyle başlamıştı:
"İsmail Cem Kürtçe televizyon yayınlarına izin verilmesi gerektiğini, Mesut Yılmaz da 'Brüksel yolunun Diyarbakır'dan geçtiğini' söyledi.
Söz konusu şahsiyetlerden birincisi dışişleri bakanı, ikincisi ise hem eski başbakan, hem de şimdiki koalisyona üye partilerden birinin lideri..
Peki bu satırların yazarı da dahil, Kürt sorununun Türkiye'nin en hayati konusu olduğunu ve ancak 'liberal yöntemlerle' çözümlenebileceğini vurgulayan bir dizi insan yukardaki görüşleri on yıldan beri dile getirmiyor muydu?
Ama sen misin böylesine 'tehlikeli' konuşmak cüretkarlığını gösteren, ne 'bölücülüğümüz' (!), ne 'vatan hainliğimiz' (!), ne 'liboşluğumuz' (!) kaldı."
Benim çocukluğumda, irili ufaklı resmi memurlar tarafından yerli yersiz, sık sık tekrarlanan bir uyarı vardı:
- Büyüklerimiz her şeyi bizden daha iyi bilirler...
Büyükler, cart curt ederek Hazine'den geçinen Ankara egemenleriydi.
Yönetilen milyonlardan herhangi bir görüşün yükselmesini asla istemezlerdi...
Ve kendilerinin "büyük" oldukları konusunda halk yığınlarını durmadan koşullandırmaya çalışırlardı.
Yıllar sonra o büyükleri yakından tanıdıkça, bir çoğunun anadilini dahi doğru dürüst yazamadığını görmüştüm. Ancak hemen hepsi de, harika birer "pozör"dü.
O zamandan bu yana çok şey değişmiş gibi görünse de, mesleki kimliklerle ekonomik saydamlıklar açısından Ankara egemenlerinin gizli çehresi değişmedi...
Örneğin son 15 yılda Güneydoğu, yahut Kürt sorunu nedeniyle harcanmış olan milyarlarca doların asla tartışılması yapılmadı. Tıpkı binlerce faili meçhul cinayetin üstüne neden somut bir biçimde gidilmediğinin de tartışılması yapılmadığı gibi...
Bu tartışmaların önünü kim tıkıyordu ve şimdi Ankara'nın dümeni yeni bir rotaya doğru neden kırılmak isteniyor?
Çünkü şimdiyedek boyuna üstü örtülen ekonomik anaforların bundan böyle pek süremeyeceği anlaşılıyor. Şimdi artık kârlı olan, halk yığınlarının kalkındırılmasıdır. Uluslararası ortaklıkların Türkiye'ye yeni yatırımlar yapmaya başlamaları, eski kapkaççılıklara oranla çok daha kârlı bir geleceğin işaretini veriyor...
Bunu Avrupa da anlamıştır, Türkiye'nin gerçek holdingleri de, Süleyman Bey de, Bülent Ecevit de, İsmail Cem de, Mesut Yılmaz da, Şükrü Elekdağ da...
Gerçi -enerji kaynaklarının ve üretim biçimlerinin değişimiyle de ilgili olan- bu yeni dönemi, henüz algılayamamış olanlar da var...
Ancak onların arkasında herhangi ekonomik bir destek yok. Sadece eski "vur kır, as kes"in değişmesini istemeyenler var; ama onların da ekonomik alışkanlıkları, evrensel bir denetimin altındaymış gibi görünmekte...
Yazıyı bitirirken lodos sakinleşti, Marmara da vazgeçti köpürmekten...
Sanırım yönetilen insanların işine yaramayan egemenlikler döneminin bitmekte olduğunu, başladılar anlamaya onlar da..