Girdik, giremedik derken uzun ince bir yolun son kavşaklarından birine geldik işte. Muasır medeniyetin kabul salonuna alınmamıza ramak kaldı. "Aile"nin oturma odasına geçmek için daha epey bir süre bekleyeceğiz, ama olsun... Bu uzun bekleyiş bize azla yetinmeyi ve memnun olmayı çoktan öğretti...
Şimdi Batılı dostlarımız Helsinki'de önümüze bir liste, bir de takvim koyup "hadi bakalım" diyecekler; uyum yeteneğinizi görelim...
Kopenhag Kriterleri önemli elbette... Siyasi ve ekonomik uyum için yapılması gerekenler önemli. Devleti yönetenlerin, o koca aygıtın her yanını sarmış olan bir karış tozu alması, yıllardır alınmamış örümcek ağlarını alıp; eskimiş, işe yaramaz ne kadar kurum, organ, ilişki, kural, gelenek varsa tasfiye etmesi ve şöyle dip bucak bir temizliğe girişmesi, sonra da kapıyı bacayı açıp bir güzel havalandırması, onyılladır güneş yüzü görmeyen en izbe köşelerine kadar, bütün aygıtın pırıl pırıl bir aydınlığa kavuşması şart.
Size kelime oyunu gibi gelebilir ama, bence herkes şu soruyu sormalı kendine: Avrupa Birliği, ülkeleri değil de tek tek kişileri kabul etseydi, ben girebilir miydim?
Ben bir süredir etrafımdaki insanlara bu gözle bakıyorum.
Mesela, evimize gelen ustanın tamir ettiği radyatör iki gün sonra yine su damlatmaya başlıyorsa ve yeniden çağırdığımda "altına bir kap koy abla, birkaç güne kadar paslanıp tıkanır" diyorsa, onun adına umutsuzluğa kapılıyorum.
Duvar ustalarının dik açı ölçmeyi, marangozların milimetrik ölçü almayı, boyacıların ton tutturmayı, taksi şoförlerinin adres bulmayı bilmediklerini fark ettikçe hak veriyorum bizi tam otuz yıldır kapılarında bekletenlere.
Telefon santralini bağlamaya gelecek olan teknisyen saat 10'daki randevusuna 12'de geldiğinde ve lütfedip de "gününde" geldiği için kendinden gayet hoşnut olduğunu gördüğümde kapılıyorum aynı umutsuzluğa.
Yakınımın ameliyatına giren anestesi uzmanı, binde bir ihtimali küçük bulup, anesteziden önce alerji testi yapmayı gereksiz bulduğunda, Türkiye'nin en güvenilir otobüs firmasının şoförü sarhoş çıktığında, beş yıldızlı turistik tesisin havuzunun dibinde çocukları yutmaya hazır koca delikleri gördüğümde dehşetle irkilip bu entegrasyonun imkânsızlığına hükmediyorum.
En uygar sandığım insanların, apartmanlarının kalorifer dairesindeki kirişleri hâlâ kontrol ettirmediklerini, ufak tamiratlara bile para ayırmaya kıyamayıp Allah'a emanet yaşadıklarını gördüğüm zaman veriyorum notumu: Yok, bu da giremez...
İnsanların 200 bin başıboş köpeğin işgali altındaki bir kentte sakin sakin yaşadıklarını, belediye önünde bir protesto gösterisi bile yapmadıklarını gördüğümde; ya da böyle bir kentin kuduz hastanelerinde bir tek aşı bulunmayışını gayet normal karşılayıp soğukkanlılıkla eczane eczane aşı arayışlarına tanık olduğumda iyice bozuluyor moralim.
Vergi mükelleflerinin, İstanbul depremi için erken uyarı sisteminin ısmarlanıp ısmarlanmadığı ile hiç ilgilenmeyişlerine bakıp bakıp, daha bir fırın ekmek yememiz gerektiğini anlıyorum.
İşte böyle zamanlarda uygarlık ortak paydasında hal hamur olabilmek için Kopenhag Kriterleri'nden daha önemli kriterler olduğunu düşünüyorum acı acı. Nasıl çalıştığımıza, nasıl yaşadığımıza, boş vakitlerimizi nasıl harcadığımıza ilişkin bir dizi kriter. Günlük hayat kriterleri...
Demokrasimizin düşük kalitesi de, cumhuriyetimizin hamaseti de, laikliğimizin kaba sabalığı da günlük hayat kriterlerinde sınıfta kalışımızdan kaynaklanıyor.
Bakmayın, biz hep devleti yönetenleri suçluyoruz ama, muasır medeniyete giriş vizesi aslında devletlere değil, toplumlara veriliyor. Ve eğer Helsinki Kararı ertesinde çetin bir hazırlık dönemi yaşanacaksa, asıl hazırlığı devletin değil bizlerin yapması gerekiyor.