kapat

10.12.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
Bilisim99
Sabah İnternet
L E I T Z
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
Bayan Sabah
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Çadırda sahurun buruk sofrası
Tan ışımaya başlayacak neredeyse...Tabaktan bir kaşık pilav eksilse, görülmez bir el iki kaşık daha ekliyor. Sözün nihayeti yok. Çünkü aş da, ekmek de, söz de Ramazan boyunca tükenecek gibi değil...

ACIYI ezberinde tut" diyor şair aklım, "ama sevinci de unutma," sevdayı da ezberinde tut, karasevdayı da. Hayatı da ezberinde tut, ama ölümü de unutma: Depremi ise hem ezberinde tut, hem unutma...

İşte kara karanlık bir gece daha... Bir daha depremi hem ezberinde tutan, hem unutmayanlardan Karabulut ailesiyle Ramazan'ı karşılamak için sahur sofrasının başında toplanmış bulunuyoruz.

Bir yıl öncesine kadar mahyaların ışığı altında kılınan teravih namazıyla gelirdi Ramazan, karanlığın böğrüne davul sesini vura vura gelirdi... Elini daha kapının ziline koymadan Halep hurması, Edremit zeytini, pilav için pirinç tedarik edilirdi.

Bütün bunları da deprem ezberine aldı.

MAHYALAR YANMIYOR
Gecenin yarısında şimdilerde belediye konağı olarak kullanılan "eski" Değirmendere evi önünde duruyorum. Yarım yıl kadar önce kolunun birini Körfez'e uzatmış bir cami vardı üç adım ötemde... Şimdiyse ne kolu kalmış, ne kanadı... Yalnızca şadırvanı, dezinden karaya vuran bir dalganın gölgesi olarak karanlığın sesini dinliyor.

Sokak lambalarının ışığından başka hiçbir ışık yok, hareket de... Kentin merkezi böyle de, çadırkentler bir başka görünümde mi? Şerefe niyetine çadırkent yönetim kulübesi ile mahya olarak da birkaç çadırın ışığı kara karanlık gökyüzünün tavanını aydınlatmakta...

ECEVİT DE BUYURSUN
Karabulut ailesinin çadırı da mahyalardan biri... Çadırın tam ortasında, deprem öncesinde sehpa olarak kullanılan bir masa... Masanın orta sahanlığında bir büyük tabakta hamur işi bir tatlı, kenar mahallinde bir tabakta zeytin, bal, yağ, pirinç pilavı, domatesi ve biberi bolca tutulmuş menemen... 12 metrekarelik çadırda altı kişi barınıyor. Yasemin Öz, "Çadırdan yana bir sıkıntımız yok" diyor; "bir de küçük mutfağımız olsaydı."

"Bir de televizyonumuz" diye ekliyor Sabriye Hanım, "elektrik olmadığı için televizyon seyredemiyoruz. Bu yüzden de dünyadan haberimiz yok."

Çelik ailesini sofra başında bıraktıktan sonra, Kadir ailesinin kapı önünde duruyorum. Aslen Bülent Ecevit'in hemşehrisi onlar ama 25 yıldır Değirmendere'de ikamet ediyorlar. Habibe Kaldır, "Ecevit de buyursun gelsin" diyor, "soframız zengindir bizim."

Karanlığın içinden İlhami Hoca'nın gölgesi çıkıp geliyor. Tekrardan Karabulut ailesinin sahur sofrasına buyur ediliyoruz. Tekrardan çaylar tazeleniyor. İlhami Hoca, çaya bir sigara daha ekleyecek ki, tülbentini başına dolamış bir kadın ana giriyor çadıra.

Depremin ilk gününden beri, 56 yaşında 76 model arabalarla, gündüzün ak aydınlığında gecenin kara karanlığında, Marmara bölgesinde mekik dokuyan, bu yüzden olacak adı "Depreme dayanıklı yazar"a çıkan beni, yüksek mevkide bir "devlet" görevlisi sandığından "hoşgeldiniz" niyetine şikayetini beyana başlıyor:

- Beyim ki, karşınızda oturmakta, herkese konforlusundan "mavi" çadır dağıttı, ben ise hâlâ kevgir misali sıcağı da soğuğu da aynı derecede emen "beyaz" çadırlarda oturmaktayım.

İş anlaşılmıştır: Erzurumlu Hemşehrim, öğretmenlikten emekli İlhami Hoca, çadırkentin yöneticisidir.

Cevabı da kendisi verecektir:

- Yönetici oldu diye, kendisine imkan sağlıyor dedirtmem kimseye...

İlhami Hoca, Düzce depreminde de hemen Kaynaşlı'ya koşmuş, 30 yiğit delikanlı ve 60 battaniye ile...

"Ben" diyor, "hayatımda dört deprem gördüm. İlk üçünde hiçbirşey olmadı, Değirmendere ise hayatımı çaldı. Ama Kaynaşlı halkı gibi asil davrananı da görmedim. Düşün, 60 battaniye götürdük, zor dağıttık. Çünkü ihtiyacı olan aldı, kimse benim de bir dane daha olsun demedi."

GELECEK RAMAZANA YETER
Tan ışımaya başlayacak neredeyse... Sahur sofrası olduğu gibi kalıyor. O sigara böreği, o zeytin sanki bir ay sonrasına da yetecek gibi... Tabaktan bir kaşık pilav eksilse, görülmez bir el iki kaşık daha ekliyor...

Gündüzler uzun, geceler daha uzun ve sözün nihayeti yok. Ertesi günün iftarına da, sahuruna da yeter.

Artar bile...

Güneş, ak ışıklı yaşmağını İstanbul'un kara karanlık yüzüne bağlamak üzereyken yola çıkıyorum.

Şair, "ezberinde tut" diyorum, "hayatı da ölümü de..." Refik DURBAŞ

Evsizim... İşsizim... En kötüsü umutsuzum
DÜZCE- Saat 01.00... Kaynaşlı Mehmetçik-1 Çadır Kenti. Isı sıfırın altında. Dondurucu soğuk, insanın iliklerine kadar işliyor. Ramazan ayının ilk sahuru. Konuk olduğumuz çadırda, Seyfettin Arapoğlu, eşi Zehra ve iki çocuğuyla birlikte kalıyor. Zehra Arapoğlu'nun annesi Mürvet Hanım, iki torunu ve bir çocuğuyla birlikte misafirliğe gelmiş. Mürvet Hanım'ın evi ağır hasarlı. Hasarlı evinin önüne kurduğu çadırda kalıyor. 12 Kasım depreminde üç katlı evlerinin üzerine hemen yanındaki beş katlı bina devrilmiş ve evleri yıkılmış. Sanki bu yetmiyormuş gibi levha boru fabrikasında çalışan Seyfettin Arapoğlu, depremden sonra işten atılmış. Evleri yıkılınca 15 gün eşi ve iki çocuğuyla birlikte evinin önünde kurduğu yazlık çadırda kalmış Seyfettin Arapoğlu. Ancak daha sonra daha fazla yazlık çadırda kalamayacaklarını anlamış ve Kriz Merkezi'ne başvurmuş. Müracaatı sonrasında Mehmetçik Çadır Kenti'ne yerleştirilmiş.

Saat 02.30... Düzce Eski Tekel Lojmanları önü. Çadırların önünde ateş yakıp, ısınmaya çalışan, hepsi 20'li yaşlarda, 8 gencin yanındayız. "Çadırkentlere neden gitmiyorsunuz," diye soruyoruz. Aldığımız cevap şöyle: "Evlerimiz ağır hasarlı, bütün eşyalarımız içeride. İşyerlerimiz, dükkanlarımız da yıkıldı. Hırsızlık çok fazla. Çadırkentler evlerimize çok uzak."

***

Evet, onlar "hiç olmazsa kalan mallarımızı kurtaralım" diyerek küflü, soğuk çadırlarda kalıyorlar. Ve kendilerini anlatıyorlar.

* Umut Nalbantoğlu: Ankara Hacettepe Üniversitesi Turizm Otelcilik Fakültesi'nde okuyorum. Ailem burada. Ailemi bırakıp Ankara'ya gidemiyorum. Belki onların rahat bir çadıra yada prefabrik eve yerleştiğini görürsem gönlüm rahat olur. Okuluma dönerim.

*Samet Marabit: 12 Kasım öncesinde Ankara'da çalışıyordum. Ama ben de ailemi bu durumda bırakıp Ankara'ya dönemiyorum.

*Remzi Arslan: Keşke göçük altında kalsaydım. En azından bunları yaşamazdım. Evsizim, işsizim, en kötüsü de umutsuzum.

Ateşe sönmemesi için ne bulurlarla atıyorlar. Ve konuşmaya devam ediyorlar: "Önceki birikimlerimizi harcadık. Sonra az da olsa yardım aldık. Yardımlar kesilirse aç kalacağız. Katalitikler için tüpler ücretsizdi. Şimdi satın alıyoruz. Dört günde bitiyor ve paramız yok. Bazıları intihar etmeye kalkıştı. Kimileri çıldırma noktasına geldi."

Fatma CAN


Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır