Türkiye'nin son yüz yılı, tepelere kurulmuş Hazine'den geçinmelilerin; her işin içine yestehleyip yestehleyip, sonra da bokunu örten bir kedi örneği; bunları gözlerken saklama demogojilerini, "Resmi görüş" olarak halk kitlelerine ve genç kuşaklara, itekaka kabul ettirmeleriyle geçti.
Ne kimse, durup dururken Odesa'nın neden bombardıman edildiğini sorabildi Enver Paşa'ya; ne Allahüekber dağlarında donarak ölen 76 bin neferin, neden o mevsimde Sarıkamış'a bu kadar donanımsız gönderilmiş olduğunu; ne de, Akdeniz'deki Alman donanmasının neden Çanakkale'ye dümen kıran İngiliz armadasıyla, Fransız savaş gemilerini engellemediğini ve savunmanın sadece yedek asteğmenlerin yönettiği Türk köylü birliklerine bırakılarak günde niçin 1000 şehit verilmesine ortam hazırlandığını...
Kitlelerdeki nefer koşullanması ayrı bir konudur; genç kurmay dostların da hak vereceğini sandığım üzere, militer analizler yapabilme kapasitesi ayrı bir konudur.
Enver Paşa'nın böyle bir kapasitesi yoktu. Ama bu konu hiçbir zaman gündeme gelmedi ve saldırıyla başlatılan bir savaş, bir yıl içinde savunmadaki yiğitlik övünmesine dönüştükten sonra nihayet İstanbul'un düşmesiyle sonuçlandı.
Siz böylesine sorumsuz bir ihtiras çapaçulluğunu, militarist bir deha gösterisi olarak kabul edebilir misiniz?
Enver Paşa daha önce de İtalyanlar'a karşı, 12 Ada ile birlikte Trablusgarb'ı kaybettiği zaman, yine yaptığı savunmalarla övünmeye yumulmuş ve kendini miralaylığa terfi ettirmişti...
20. Yüzyıl'a biz, somut gerçeklerle saydamlığı cenaze torbaları içine sokan siyasal demagoji fırtınalarıyla girdik. Sonra da bu demagojilerin önemli bir bölümünü, "Resmi görüş" olarak okul derslerine yerleştirdik.
Bu tam anlamıyla toplumsal bir cicozlaşmaya bahçıvanlık etmek demekti...
Bugün Türkiye'nin bir çok sorunu varmış gibi görünüyor.
Oysa Türkiye'nin sadece bir tek sorunu var; o da saydamlık...
Ve Türkiye usul usul saydamlaşmaya başladığı için her şey tepeden tırnağa kokuşmuş görünüyor.
Bolu Valisi Miroğlu'nun 26 yaşındaki depremzede Gülşen Özer'e karşı ne kadar ceberut davrandığını hem TV'lerde izledik, hem gazetelerde okuduk..
Daha önceleri, yani 70-80 yıl boyunca, başka yerlerdeki valilerin neler yapıp ettiklerini ne TV'lerde izleyebiliyor, ne gazetelerde okuyabiliyorduk.
Şimdi bir soru size: Bolu Valisi Miroğlu, kimlere karşı bu ceberutluğu gösteremezdi?
Örneğin Mesut Yılmaz'a karşı gösterebilir miydi?
Ya sevimli Sakıp Bey'e karşı?
Elinde hem TV, hem gazete olanakları bulunan Ali Kırca'ya karşı da gösteremezdi, Uğur Dündar'a karşı da, Fatih Altaylı'ya karşı da..
Ama ne çare ki 26 yaşındaki depremzede Gülşen Özer, "gariban" sınıfına dahildi. Ve halk kitlelerine servis veren "teknik devlet" örgütlenmesine dönüşememiş; sadece Hazine'den geçinenler hegemonyasına göre ayarlı "kabuk devlet" yapılanmasında; Vali Bey'ler, gariban sınıfından olanların tüm yaşamlarını bir keyif oturağı olarak bile kullanabilirler canları isterse..
Sonra da resmi bayramlarda nutuklar söylerler; hem Çanakkale kahramanlığı üstüne, hem bağımsızlık üstüne, hem de özgürlük ve demokrasi üstüne.
Yazıyı Güngör Mengi'nin dünkü başyazısından bir alıntıyla bitirelim:
"Türkiye, kendi egemenlerine karşı bir kurtuluş savaşı vermenin zorluklarını yaşayacaktır.
Siyaset, bürokrasi ile işbirliği halinde denetime kapalı bir düzen kurmuş. O yüzden çetelerin üstüne gidilemiyor. O yüzden suistimale bulaşmış liderler halkın gözünden düştükleri halde koltuklarından sökülüp atılamıyor.
Ekonominin egemenleri de, Hazine'den geçinmeli düzenin olanakları ile semiriyor.
Açılacak ufuk, işte bu ittifakın dağılmasını sağlayacağı için tarihsel bir değişimin 'hayırlı deprem'ini vaat ediyor..."
Türkiye'nin bir tek sorunu var, saydamlaşma... O da yavaş yavaş geliyor. Enseyi karartmayın..