Bir şehrin kara karanlıkta yaşadığının halidir:
Gecenin kara karanlığı, gökyüzünden çaldığı bütün yıldızları ateş böcekleri misali Kaynaşlı'nın bedenine serpiştirmiş ve her çadırda fersiz bir yıldızın gölgesi... Yorgunluğunun yükünü Bolu Dağı'na vuran kamyonların gürültüsünden başka ses yok. Ne yıldızların, ne yeni doğan bir çocuğun gülüşünün neşesi, ne bulutların, ne de ölümün teknesine binme hazırlığındaki bir anneannenin hüznü dolaşmakta sokak aralarında... Sokak aralarını ıssızlığın, bir de yağmurun sesi kuşatmış... Bu yüzden olacak, hayata ve hatta ölüme dahi kapatılmış bütün kapılar... Kara karanlığında gecenin, kimliği belirsiz bir kapı önünde duruyor ve soruyorum:
- Tanrı misafiri kabul eder misiniz?
Ailesi depreme kurban Halim'in halidir:
- Çayı şimdi demledik, buyur bey...
El fenerinin ışığı ardında belli belirsiz yüzünü görüyorum. Tahtadan değil acıdan, kederden, hüzünden inşa ettiği barakasına giriyoruz. İki metrekare yerde on nüfus, iki aile barınmakta... Bir o kadarı depreme kurban gitmiş çünkü... "Bu oğlum" diyor, "Nenesi üzerine kapanmış depremde. Göçükte oğlan alttaydı, nenesinin başını keserek kurtardık bunu..."
"Gün nasıl geçer burada?" diyorum.
"Sabah kalkıyorsun, aynen böyle (elini şakağına dayıyor), şurada yol üzerinde bir ateşimiz var. Onun başında toplanıyor, ateşe bakıyoruz ve düşünüyoruz. Aslında pek düşündüğümüz de yok ya..."
Karısı sözü alıyor ağzından:
- Kimsenin yemek derdi yok. Ne bulursak peynir, ekmek ağzımıza atıyoruz. Allah'ın bağışladıklarından fırsat bulursak yaptığımız tek şey, bir köşeye çekilip sessizce ağlamak...
Muhtar Zeki'nin kaynar sularla yandığının halidir:
Halim Usta'da çayı yarılamışken kapı önünde bir gümbürtü kopuyor. Az ötede büyük bir ateş yakılmış, ateşin başında sekiz-on genç bir neşe halayına durmuşlar. Bir manga asker, yağmura inat, ateşin başında sade suya kesmiş bir genç adam için çadır kurmakta... "Mahallemizin muhtarı" diyor gençlerden biri, "Küçük kızı ile karısını memlekete gönderdi, kendi çadırını da on gün sonra doğum yapacak bir kadına verdi." Muhtar anlatıyor sonrasını: "Depreme kahvede yakalandım. Üzerime koca çay semaveri devrildi. Burası Kaynaşlı'nın merkez mahallesi, eskiden mezarlıktı, sonra çocuk bahçesi yapıldı, şimdi bizlerin barınağı."
- Çocuklar, yemek zamanı gelmedi mi?
Rahime kadının akşam sofrası kurduğunun halidir:
Muhtar, koltuk değneklerinin birini yatağı, ötekini yorganı yapmış... Bütün çadırlar onun evi... Zaten herkes, uzaktan da olsa Trabzon tarafından akraba... Şimdi daha bir akraba olmuşlar... Rahime kadının çadırına giriyoruz...
Elektriği kaçak olarak direkten çekmişler, ama içerinin aydınlığı elektrikten değil, kederlerinin, hüzünlerinin neşesinden... Rahime kadın kara lahana çorbası yapmış... "Sanki" diyor, "Tencereye Hızır İlyas'ın eli değdi, sabahtan beri dağıtıyorum, bir türlü bitmiyor." Hemen yer sofrası açılıyor, komşudan kaşık isteniyor. Baklavalar ise askeriye yardımı... Yemekten sonra çaylar tazeleniyor, ardından koca tabaklarda portakal, mandalina ve elmalar... Bütün konuşmalar deprem üzerine... Televizyon yok, radyo da... Herkes bir başına... Vakit, konuşmayla geçiyor. "Bize iş versinler" diyor Mustafa, "Burada üç fabrika vardı, üçü de kapandı" diyor Hasan; "Biz başımızın çaresine bakarız. Benim herifim öldü, dükkânım da, evim de yıkıldı. Bir oğlumla kaldım. Yarın çıksan sokağa, bir kutu kibrit alacak bakkal bulamazsın" diyor Hacer ana... "Bu bedava neşemiz de olmasa, bunca acıya nasıl katlanırız?" diyor Ali dayı. Muhtar, tartışmayı noktalıyor:
- Yahu Siyaset Meydanı'na çevirdiniz evi...
Refik Durbaş'ın Kaynaşlı'da geçirdiği gecenin ahvalidir:
Kara karanlığın sesi tenime yapışmış... Bu, Hacer ananın acısının, oğlu Mustafa'nın neşesine karışan sesi, bu, yatağı yorganı yağmur olan Muhtar Zeki'nin kederinin, fotoğraf çektirmekten utanan Saliha kızın hüznüne yapışan sesi... "Okullar açılsın" diyor o ses, "Çocuklar kendileriyle değil, arkadaşlarıyla oynar olurlar. Yılbaşından sonra kar burada bir metreyi aşar. O zaman ne yapar bu çoluk çocuk? Bu ateş, bütün kışı nasıl eritir? Biz nasıl erimeden çıkarız gelecek günlere?"
O sesi, altı aylık Burak bebenin ateşten de sıcak avuçlarına bırakarak "Sabırlar olsun" niyetine gecenin karanlığına attım bedenimi...
Refİk DURBAŞ