Meclis ayrı bir dünya...
Berberi, lokantası...
İstiyorsan kütüphanesi...
Hoşsohbet insan dolu...
Her konudan konuşabilirsin.
Şu sırada Meclis'de bütçe görüşülüyor fakat Ankara'nın gündeminde Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Diyorlar ki, Meclis mayısa kadar Cumhurbaşkanlığı seçimine kilitlendi. Demirel mi olacak? Mesut Yılmaz mı? Yoksa askerler sürpriz yapıp bir emekli generali mi Çankaya'ya oturtacak? Ve diğer senaryolar.
Ankara üretim konuşmuyor.
Verimlilik de konuşmuyor.
Hep siyaset konuşuyor.
Çok kalabalık dolaşıyorlar. Meclis'te dün iki bakanın karşılaşmasına tanık oldum. Şaştım kaldım... Bakanın korumaları, şoförleri, çantasını taşıyanlar, sekreteri, yardımcılar, müsteşarlar, danışmanlar... Korkunç... Bir bakan Meclis koridorunda bile 12 kişiyle yürüyor. Karşıdan da bir bakan 12 kişiyle geliyor. İki bakan selamlaşıp el sıkıştılar.
24 kişi dar koridorda düğüm oldu.
Az daha eziliyordum...
Siyaset kalabalığı seviyor.
Üreten bir kalabalık değil...
Sayın... Sayın... Sayın...
Herkes birbirine sayın diyor.
Bir lacivert sevgi, saygı...
Verim bunun neresinde?
Önceki gün Meclis'in en baba, en yetkili, en bilgili komisyonu olan Bütçe Plan Komisyonu'nda Başbakanlık Bütçesi ile Adalet Bakanlığı bütçesi görüşüldü. Orada öğrendim, Başbakan'ın 200 danışmanı varmış, 170 koruması... Müsteşarlar... Başbakanlığa bağlı kuruluşlar... Onların genel müdürleri, genel müdürlerin yardımcıları, sekreterleri, makam arabaları, ayrı ayrı binaları, ayrı ayrı lojmanlar, lojmanların bakıcıları, kapıcıları, bekçileri...
Böyle bir düzen Çin'de bile yok.
Başbakanlığa bağlı kuruluşların 2000 yılı bütçe değerlerini, hedeflerini gösteren kitabın girişinde yeralan kuruluşların sadece isimlerini buraya yazsam ne kalem yeter, ne kağıt... Acaba Başbakanlığa bağlı kuruluşlarda kaç kişi çalışıyor?
Kaç tane makam var?
Verimlilik nedir?
Harcadığın paraya karşılık halka verdiğin nedir? Basit bir dille anlatayım: 2000 Yılı Bütçe Gerekçesi adlı kitapta; 34 bakanlık ve onlara bağlı kuruluşların bir yılda ne kadar para harcamayı hedeflediklerini alt alta yazmışlar.
47 katrilyon çıkmış...
47 katrilyon lira 47 bin tane trilyon lira demek. Türkiye'deki 65 milyon nüfusun bir yılda ürettiği toplam milli gelirin (124 katrilyon lira) yüzde 37'si... Buna belediyeler, fonlar, döner sermayeleri de koyarsak 70-75 katrilyona çıkıyormuş. Yani devlet organizasyonu bizim bütün ülke halkının bir yılda yarattığı milli gelirin yaklaşık yüzde 60'nı kullanıyor.
Her yıl artıyor.
Devlet dediğimiz irileşmiş, hantallaşmış, devleşmiş, makam sayısını, ne kadar mal varlığı olduğunu bile bilmeyen bu sistemin her yıl milli gelirden alıp harcadığı pay şişmekte. 1993 yılında yüzde 24 olan pay, 2000 yılında yüzde 60'a çıkmakta.
Her 100 liranın...
60 lirasını alıyor...
Ne yapıyor? Nasıl harcıyor? "Acaba devletin bir verimlilik araştırması var mı? Devlet halktan topladığı ve toplayacağı vergiler karşılığında binlerce kuruma paraları aktarıyor. Bu kurumlar da bu paralar karşılığında (70 katrilyon) halka bir hizmet sunuyor. Acaba bu yapılan işin verimi nedir? Verim uluslararası standartların altında mıdır? Üstünde mi?" diye sordum.
Kime sordumsa güldü...
Bıyık altından güldü...
Enflasyonu yüzde 25'e indirmek üzerine hazırlanan 2000 yılı bütçesinin görüşmelerinde hantal devletin verimi konuşulmuyor. Bakanlar, bütçelerindeki harcama kalemlerini verim üzerine sunmuyorlar. Milletvekilleri de eleştirilerini, katkılarını, sorgulamalarını verim üzerine yapmıyorlar.
Yine yiye yiye...
Yine şişe şişe...
Enflasyonun yiye yiye, şişe şişe inebildiği bir ülke henüz yok.