


Kendisi olmak...
Türkiye'de 11 ayda yaşananları, 11 ay öncesinden öngörmek hiçbir "hayal gücü"nün harcı değildi...
Düşünün ki, 11 ay önce Abdullah Öcalan, İtalya'daydı...
Bırakın Avrupa'yı, Türkiye'de bile yapılan "umutsuz ve biçare" yorumlara göre; PKK lideri, siyasi kimlik kazanmanın eşiğindeydi...
Roma'daki villasından çıkacak ve Avrupa'daki "kitle"sinin başında siyasi mücadeleye başlayacaktı..
Öyle sanılıyordu...
Öyle sanıldığı ve öyle bilindiği için Apo'yu barındıran İtalya'ya duyulan öfke, bardaktan sokağa taşmıştı.. Oysa, Öcalan'ın, Şam'dan ayrılmasıyla başlayan sürecin içinde Washington'un ağırlığını ve etkisini sezenler, Apo'nun yolculuğunun İtalya'da bitmeyeceğini görebiliyorlardı:
ooo
"Abdullah Öcalan'ın Suriye'den ayrılmasında, Türkiye'nin strateji değişikliğinin büyük etkisi oldu. Çünkü PKK, bitiş çizgisine yaklaştıkça, liderinin de aynı oranda güç kaybetmediği görüldü. O zaman Apo'nun, kişi olarak da tasfiyesi gündeme geldi...
Suriye yoğun baskı altına alınırken, diplomatik çember de daraltıldı. Diplomatik çemberin kilit ülkeleri ABD ve İsrail'di. Türkiye'nin elli yıllık müttefiki ABD'nin yanına yeni dost İsrail eklendi. İsrail ile ilişkilerin geliştirilmesi ve son yıllarda iyice hız kazanmasının ardında, PKK ve Apo'yla mücadeleden başka birşey yoktu.
Biliniyordu ki, Ortadoğu barış fotoğrafının tamamlanabilmesi için Suriye'nin karenin içine çekilmesi gerekiyordu. Barışa en çok Suriye'nin ihtiyacı vardı. Türkiye'nin baş düşman ilan ettiği bir terörist topraklarında barınırken Suriye barış masasına oturamazdı. Oturtulamazdı. Türkiye "momentum"u çok iyi değerlendirdi. Yani bir yandan Suriye'yi savaşla tehdit ederken, bir yandan da ABD-İsrail baskısını Şam'ın üstüne saldı. Kısacası hem askeri, hem diplomatik silahlar çok iyi kullanıldı.
Moskova'yla yürütülen usta siyasi manevrada da perde arkasında yine "aba altında Amerikan sopası" vardı. Derin bir ekonomik kriz yaşayan Rusya'nın, terörizme karşı Türkiye'nin yanında yer alan ABD'nin karşısında durması mümkün değildi. Durmadı. Duramadı.
Türkiye bütün silahları iyi kullandı. Apo güvenli limanından çıkartıldı ve yirmi yıl sonra -Roma'da- yeniden cezaevi hücresiyle tanıştı.
Şimdi İtalya'da ne olacak? Daha önce ne olmuşsa İtalya'da da o olacak. Apo, bundan böyle ve ancak, Amerikan etki alanının dışında bir ülkede barınabilir. O ülke İtalya değildir..
Avrupa ülkelerinin hiçbiri değildir. Hâki renkli "Camel Trophy" gömleklerini çıkarıp çiçekli kravat takmakla 'siyasi ehliyet' kazanılamaz. Türkiye'nin her platformda öne süreceği '30 bin can' argümanı kimsenin görmezden gelebileceği bir olgu değildir.
Boşuna 'kıyaslama'lar yapılmasın.
Sonradan 'siyasi' kimlik kazanmış hiçbir liderin, hiçbir örgütün, hiçbir topluluğun ardında '30 bin canlık' ödenemeyecek bir hesap olmamıştır. Bu fatura ve bu hesap, yanlış adım atmaya niyetlenecek herkesin önüne konacaktır.
Apo bir ateş topudur. Geç de olsa Suriye'nin elini yakmıştır, Rusya'nın elini yakmıştır. Yunanistan ve Almanya; Beyaz Rusya ve Danimarka yanına bile yaklaşamamıştır.
İtalya'nın da, dokunduğu yeri yakan bu ateş topunu bağrında barındırması için hiçbir nedeni yoktur. Hiçbir mantığı yoktur. Hiçbir çıkarı yoktur.
Roma'nın göbeğine, belli ki kendi isteği dışında düşen bu ateş topunu "o" da en kısa sürede fırlatıp atacaktır."
ooo
Tam 11 ay önce böyle demiştik... Sonunda fırlatıp attı da..
Lakin, biz yukarda tırnak içindeki satırları, 11 ay önce kaleme aldığımızda Türkiye'de kamuoyunu yönlendiren rüzgârlar başka yönden esiyordu.
Rüzgarı estirenlere göre, Türkiye, Apo'yu Şam'dan çıkartmakla hata yapmıştı ve bu yanlış hesap, "Roma'dan siyasi kimlik ve uluslararası tanınma" faturasıyla dönecekti..
Oysa; karamsarların öngörmediği, hatta hayal dahi edemediği şey de sonunda gerçek oldu.. Rüyanızda görseniz inanmazdınız:
Ama, işte, 11 ay sonra, o "Öcalan" İmralı'da; siyasi kimlik için filan değil, yaşamak için "Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin vereceği kararı bekleyen bir idam mahkumuydu.
Bütün bunları 11 ay sonra niçin hatırladık ve hatırlattık ki?
Kamuoyunu "olmayacak dualar" karşısında fuzuli infiallere sürükleyen "isabetsiz yorum"ların sonunda; olan Galatasaray'a oldu da ondan...
Tarihinde belki de ilk kez Avrupa'da final oynayabilecekken; "kendisi olmak" yerine, "karşı olmak" durumuna itildiği için çeyrek final şansını Juventus'a kaptırdı.
Tam onbir ay önce bugün, İstanbul'da Juventus'un karşısına çıkan Galatasaray, her zamanki Galatasaray değildi.
Her zamanki değildiler, çünkü "kendileri" değildiler.
O maç, hayatın her alanında 'kendisi olmak'la; 'birşeye karşı olmak' arasındaki yaşamsal farkı ortaya koydu.
Galatasaray, 'kendisi' olarak oynamadı; 'herşeye ve herkese karşı' olarak oynadı.
Medya, Terim, Hakan ve öteki futbolcular, hatta staddaki seyirciler; herkes hata yaptı.
"Karşı olmanın dayanılmaz ağırlığı" altında, galibiyet yerine beraberliğe razı olundu..
Çeyrek final şansı kaybedildi.
Yine, o maçtan sonra demiştik ki; "Bu maçı yay gibi geren 'Öcalan krizi' ve 'Güneydoğu sorunu'nda, hatalar hep ve sadece 'karşı' durarak yapıldı.
Teröre karşı, Avrupa'ya karşı, Amerika'ya karşı, Suriye'ye karşı, dayatmalara karşı... İş bir noktaya geldikten sonra 'karşı' olmakta haklı olabiliriz.
Galatasaray gibi..
Ama asıl zafer 'kendimiz gibi olduğumuz ve kendimiz için davrandığımız zaman kazanılacaktır."
ooo
Tam onbir ay sonra, yarın; kader, Galatasaray'ı yine bir İtalyan şampiyonunun karşısına çıkarıyor.
Artık kendisi gibi olabilir.
Artık mazereti yoktur..
Türkiye'nin de...