Devleti saran çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun üstüne gitmek için yeni bir şans daha duruyor önümüzde.
Yıllardan beri burnumuza gelen pis kokudan varlığını bildiğimiz lağım, Evcil'in itiraflarıyla birlikte yine taştı ve gözümüzün önünde akmaya başladı.
Biliyorsunuz, son taşmayı kamyon kazasının ardından yaşamıştık. Ama bütün çabamıza rağmen derinlere inilip lağımın kurutulmasını sağlamayı başaramadık. Sadece taşan pisliği akıttık, lağımı da unuttuk. Arada bir ters rüzgar estikçe burnumuza gelen kötü kokulara da neredeyse alıştık.
Şimdi, Zeytin Kralı'nın yakayı ele vermesiyle birlikte, üstü örtülen Susurluk yine bütün iğrençliğiyle karşımızda.
Bakalım bu defa da pisliği şöyle akıtmakla mı yetineceğiz, yoksa gittiği yere kadar gidebilecek miyiz...
Evcil'in ilk itiraflarından elde edilen bilgilere bakıyorum: Aynı isimler dönüp dolaşıp karşımıza çıkıyor. Evcil... Çakıcı... Ağar... Taşanlar... Hayyam Garipoğlu... Korkut Eken... ve üç-beş tane de Çağlar...
Tablo bir bakıma iyimserliğe sevk ediyor insanı... Çünkü sağdan da saysanız, soldan da saysanız, alt tarafı bir düzine insan... Kara paranın gücüyle üç-beş kamu bankasının üstüne üşüşmüşler. Paylaşım kavgası kızıştıkça kiralık katiller tutup birbirlerini kırmışlar. Bu arada devlet görevlilerinin küçük bir kesiminden de destek almışlar.
Peki devletin sağlıklı kesimi, nasıl oluyor da bu bir düzine insanla bir türlü başedemiyor?
Neden dürüstlüğünden emin olduğumuz birçok bakan, başbakan ya da üst düzey kamu görevlisi, geçmişte Susurluk için başlatılan kampanyayı tehdit gibi algılıyor?
Bana kalırsa bu tutukluk, geleneksel devlet terbiyesinden geliyor.
Bu terbiye, kapalı topluma göre oluşmuş bir terbiye...
Susurluk içinde olmayan birçok devlet görevlisi de devletin girdisinin çıktısının kabak gibi ortada olmasını kendi devlet terbiyesine aykırı buluyor. Devlet işlerinin böyle ulu orta konuşulmasına, bütün ilişkilerin aydınlanıp devletin şeffaflaşmasına bir türlü içi yatmıyor. Bugün gizleyecek bir şeyi olmasa da prensipte gizlilikten yana. Ne olur ne olmaz, bir gün ona da lazım olabilir...
Evet, Susurluk'un aydınlanmasından şahsen zarara uğrayacak çok küçük bir kesim var devlet içinde. Ama sahip olduğu ideolojik formasyon gereği geniş kesim de son derece tutucu davranıyor.
Bu geniş kesim, eski köye yeni adet gelmesinden korkuyor. Gizlilik silahını, devletin sırları kavramını, "gereğini yapıyoruz, gerisine karışmayın" küstahlığını elinde tutmak istiyor. Devletin bilgisini toplumla paylaşmaktan çekiniyor. Çünkü bu bilgi tekeli; siyasi şantaja, rakipleri sıkıştırmaya, güçler dengesini kollayarak otoriteyi sürdürmeye olanak veriyor. Açıklık politikasının, bütün bu silahları birer çakar almaz'a dönüştürmesinden korkuyor.
Hissediyor ki, Susurluk kamuoyu baskısıyla aydınlanırsa, sadece üç beş çete dağıtılmış, bir düzine adam cezasını bulmuş olmayacak. Devletin gizli kapaklılık geleneği açısından geriye dönüşü olmayan bir süreç de başlamış olacak.
İşte birçok devlet adamının çetelerle mücadelede gösterdiği tutukluğunun ardında böyle bir ideolojik endişe, bir bakıma geleneğin direnişi yatıyor.
Bu yüzden de bugün bir devlet adamının Susurluk'un aydınlanmasını istemesi için, dürüst, namuslu ve cesur olması yetmiyor. Aynı zamanda, "devlet adamlığı" kavrayışının da değişmesi gerekiyor.
Devlet adamlığı, adı üstünde "devlet terbiyesi" almış adama deniyor ve bu terbiyenin en dibinde de, "kol kırılır yen içinde" ilkesi yatıyor.
Aslında belki de "devlet adamlığı" kavramının tümüyle yok edilip yerine "kamu görevlisi" deyiminin kullanılması gerekiyor.