|
|
Mustafam bu işe girmesin
Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım gelin adayı Latife Hanım ile birkaç gün geçirdikten sonra notunu vermişti: "Bu kızcağızla benim oğlum mesut olamaz. Evlenmesinler."
KILIÇ Ali, Mustafa Kemal Paşa ile 1919 yılında Sivas'ta tanışmış, O'nun emir ve komutası altına girmişti. Gazi Paşa, kısa sürede Kılıç Ali hakkındaki hükmünü verdi. Ona güveniyordu. Sırdaşı olabilirdi.
Her an yakınında bulunabilirdi. Öyle de oldu. Bu karşılıklı güven ve dayanışma tam 19 yıl sürdü. Kılıç Ali, "Efendimiz" diye hitab ettiği Paşa'sına hayat boyu hizmette kusur etmedi. 10 Kasım 1938'de vefatından sonra O'nun anılarıyla yaşadı.
Kılıç Ali, Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'la ilgili bilgiler de veriyor anılarında. Özellikle, Zübeyde Hanım'ın son günleri anlatılıyor:
ONUN OĞLU BİRİCİKTİ
"Zübeyde Hanım, başlıbaşına bir fazilet örneğiydi. Gazi'nin bütün sıkıntılarına, acılarına seve seve, sabır ve metanetle ortak olmuş, çok zeki, çok şefkatli analardan biriydi. Oğlu, memleketin kurtarılmasına çalıştığı sıralarda, o, İstanbul'da bulunuyordu.
Orada, memleket düşmanlarının Mustafa Kemal aleyhindeki baskılarına büyük bir metanetle karşı koyuyordu. Bütün bu baskılara rağmen, küçüklüğünden beri karakterini bildiği ve güvendiği oğlunun sonunda başarılı olacağını bildiği için, bunu yerli yersiz söylemekten çekinmiyordu.
Zübeyde Hanım, İstanbul'daki inziva köşesinde, bütün ömrünü, aşkla sevdiği biricik oğlunun başarısına dua etmeye adamıştı. Gazi'nin, İstanbul Hükümeti tarafından gıyabında idama mahkum edildiğini duyunca sarsılmış, bu yüzden kalp hastası olmuştu.
Gazi, İzmir'de, Latife Hanım'la evlenmeye karar verip, yalnız Ankara'ya döndüğü zaman, annesi Zübeyde Hanım da Ankara'ya gelmiş, kalp hastalığından muztarip yatıyordu. Tedavi altında bulunuyordu. Gazi'nin evlenmek kararına çok sevinmişti. Yalnız analık hissi ile, gelinini daha önce bir kerecik olsun görmek istiyordu."
MÜSTAKBEL GELİN SINAVDA
"O sırada doktorlar, Zübeyde Hanım'ın deniz kenarında bir yerde dinlenmesini uygun görmüşlerdi. Bunun için en elverişli yer İzmir'di. Doktorların tavsiyesi üzerine Zübeyde Hanım'ın İzmir'e gönderilmesi kararlaştırıldı. Bu, iyi bir rastlantı idi. Bu suretle gelinini de görmüş olacaktı. Kendisini tedavi eden Doktor Yüzbaşı Asım Bey ile birlikte hemen İzmir'e hareket etti.
Gazi, bu seyahatinde annesine refakat etmeleri için Başyaver Salih Bey ile eşi Pakize Hanım'ı da görevlendirmişti. Latife Hanım, kendilerini Karşıyaka'da karşılamış, oradan doğruca Göztepe'deki köşklerine götürmüştü.
Zübeyde Hanım gayet zeki, ileriyi gören, temiz kalpli bir Türk kadınıydı. Latife Hanım'ı gördükten ve kendisiyle birkaç gün konuştuktan sonra, Başyaver Salih Bey'i gizlice yanına çağırmış, ona yavaşça şunları söylemişti:
BU EVLİLİK YÜRÜMEZ
'Salih, benim gördüğüme göre, bu kızcağız ile oğlum mesut olamazlar. Derhal beni geriye götür. Mustafamı bu işten vazgeçirteyim.'
Fakat çok ısrar etmesine rağmen Zübeyde Hanım'ın bu arzusunu yerine getirmek mümkün olmadı. Yolculuğun yorgunluğu da eklenince Zübeyde Hanım'ın hastalığı ilerlemişti. Bir süre sonra da İzmir'de vefat etti.
Gazi o sırada Eskişehir'de ordusunu teftiş ediyordu. Annesinin cenaze töreninde elbette bulunmak isterdi. Ancak herşeyden kutsal bildiği görev, buna imkan vermiyordu. Çok sevdiği annesinin kaybından duyduğu acıyı kalbinde saklayarak, Başyaver Salih Bey'e şu telgrafı çekmiş, kendisi teftişlerine devam etmişti:
Verdiğiniz elim haber, beni çok müteessir etti. Merhumenin münasip bir tarzda merasimi tedfiniyesini ifa ediniz. Cenab-ı Hakk, millete hayat ve selamet versin."
Babam Kılıç Ali (1889-1971)
BABAMIN asıl adı "Asaf"tı. Baba tarafı Rodos'tan gelmiş. Evlad-ı Fatihan'dan (Rumeli'nin fethinde bulunanların soyu) "Hüsrevoğulları" sülalesine mensup. Onlara, "Yeşilimamoğulları" da derlermiş.
Babamın ana tarafı ise, Kafkasya'dan, 1890'larda Hendek'e göçen Abhazlar'dan. Baba adı Tevfik. Asker olmuş ve Saray Muhafız Kıtası'nda miralaylığa kadar yükselmiş. Anası Demsaz Hanım ise genç yaşta Osmanlı Sarayı'na verilmiş, orada yetişmiş, daha sonra çerag edilerek, Tevfik Bey'le evlendirilmiş. Babam, ailenin tek erkek ve büyük çocuğu. Üç kızkardeşi var: Vesiret, Naime ve Nedime.
Babamın ve dayısının oğlu Abhaz kökenli Muzaffer Kılıç'ın Anadolu'ya geçip, Gazi'ye iltihak etmeleri ve "Padişah'a başkaldırma"ları saltanata bağlı olan dedem Miralay Tevfik Bey'i çok üzmüş.
Dedem, babamın, Mustafa Kemal'le birlikte gıyaben idama mahkum edildikleri haberini Bostancı'da, bir eczanenin önünde otururken almış. Şeyhülislam fetvası ve padişahın İrade-i Seniyyesi (Padişah emri) ise alınan bu karar, dedemin hemen oracıkta "füc'etten" (ansızın) vefatına neden olmuş.
Babam Asaf Bey, Gedikli Küçük Zabit Mektebi'nden 1906 yılında mezun olmuş. Harp Okulu mezunu olmamasına rağmen, 1909'da başarılı hizmetleri nedeniyle teğmenliğe, 1915'te ise üsteğmenliğe yükselmiş. Balkan Savaşı sırasında Çanakkale Cep'hesinde görev yapmış. Bu sırada bacağından yaralanmış.
ASAF ÜSTEĞMENİN AŞKI
Asaf üsteğmen İstanbul'da görev yaparken, karargah çadırının hemen yakınında bulunan bir konaktaki Hümeyra isimli genç kızı görüp, uzaktan aşık olmuş. Bacağındaki yaranın tedavisi için Almanya'ya gitmiş. 1916 yılında vatana dönüşünde Bakırköy'deki konakta yaşayan güzel kızı bulup, evlenmiş.
Asaf Bey, 1918'de yüzbaşılığa terfi etmiş. Bu arada "Birinci Sınıf Harp Nişanı" ile taltif edilmiş. Ardından, Genelkurmay Başkanı Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Paşa'nın yaveri olarak İslam Ordusu'yla Azerbaycan'ın başkenti Bakü'ye gitmiş.
Asaf Bey, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın hezimete uğraması üzerine İstanbul'a dönmüş. 1917'de Fahir adını verdiği oğlu dünyaya gelmiş. Daha sonra Fahir ağabeyim "Yalın" adını almış. 1919'da ise, "Gündüz" ağabeyim (ünlü futbolcu Baba Gündüz) doğmuş. Asaf Bey'in üçüncü oğlu "Mahmut Keskin" ise, Cephe Komutanı olarak görev yaptığı Maraş'ta, Fransızları yendiği 9 Şubat 1920 günü doğmuş.
İstanbul'da huzur bulamayan, içi içine sığmayan genç subaylardan yüzbaşı Selim (Yörük), yüzbaşı Osman (Tufan) ve yüzbaşı Asaf (Kılıç Ali) birlikte hareket etmeye karar vermişler. Bu arada, eski komutanları Nuri Paşa bir haber yollamış. Orta Asya'da bulunan Enver Paşa'nın, genç subaylar istediğini duyurmuş. Babam ve arkadaşları, bu haber üzerine, "Turan'a gidelim, vatanı o yoldan, Turan'ı gerçekleştirerek kurtaralım," demişler.
Genç subayların seyahat için parası yokmuş. Bu arada akıllarına, geçmiş yıllardan tanıdıkları İttihat ve Terakki'nin eski muhasibi Celal Bey (Bayar) gelmiş. Akhisar'a gidip Celal Bey'le buluşmuşlar. Celal Bey, "Parayı vereyim. Orta Asya'da Enver Paşa'nın ordusuna katılın, ama iyi düşünün; geri döndüğünüzde acaba Anadolu'yu yerinde bulacak mısınız?"
CELAL BAYAR'IN ÖĞÜDÜ
Kurtuluş Savaşı yıllarında "Galip Hoca" diye anılan Celal Bey, karşısındaki bu üç genç subaya, yukarıdaki soruyu yönelttikten sonra, cümlesini şöyle tamamlamış: "Bana kalırsa, siz Sivas'a gidip, Mustafa Kemal'e iltihak edin."
Bu sözler babam ve arkadaşlarına makul gelmiş. Orta Asya'ya gitmekten vazgeçip, 2 Nisan 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa'nın, Sivas'taki karargahına ulaşmışlar. Gazi Paşa, bu üç genci, "Enver Paşa'nın adamları" olarak bildiği için, kabul etmek istememiş.
Enver Paşa'yı hiç tasvip etmeyen Mustafa Kemal Paşa, "İttihatçı Takımı"nın, Anadolu Harekatı'nı engellemesinden endişe ediyormuş. Hatta, bu üç genç subayı, "Enver Paşa'nın Casusları" olarak değerlendiriyormuş. Babam ve arkadaşları, hayal kırıklığına uğramışlar. O tarihte Mustafa Kemal
GAZ LAMBASINI TUTUVERMİŞTİ
Paşa'nın emir subaylığını yapan, babamın dayızadesi üstteğmen Muzaffer, genç subayların imdadına yetişmiş. Mustafa Kemal'le birlikte Samsun'a çıkan üsteğmen Muzaffer, Komutanı'na, kuzeni Asaf'a güvenebileceğini arz etmiş. Mustafa Kemal Paşa, bir akşam vakti üç genç subayı huzuruna çağırmış. Üstü yeşil çuha ile kaplı, yuvarlak bir masa etrafına onları toplayıp, sorgulamaya başlamış. Masanın üzerinde yanan bir gaz lambası varmış.
Gazi Paşa, gençleri sorgularken, ansızın şöyle bir soru yöneltmiş: "Siz, bana katılırsanız, bütün emirlerimi kayıtsız şartsız yerine getirir misiniz?" Genç subaylar, derhal olumlu cevap vermişler. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, hemen babama dönüp, masanın üzerinde yanan gaz lambasını göstererek, "Tut şu lambayı" emrini vermiş. Babam, tereddütsüz lambayı yakalamış. Avuçlarının içi yanmış ama, Mustafa Kemal Paşa'nın güvenini de kazanmış.
Kadınların arzusunu tatmin etmek zordur
LATİFE Hanım, Atatürk gibi dünya çapında bir şahsiyetin kendisini kolay kolay boşayamayacağını sanıyordu. Belki de bundan aldığı cesaretle şımarıklıklarını ve hırçınlıklarını olabildiğince sürdürmüştü. Oysa Atatürk bir kez karar verdi mi, o kararından artık onu kimse vazgeçiremezdi. Kılıç Ali anılarında, bununla ilgili bir anektodu da naklediyor:
"Gazi'nin, Latife Hanım'dan ayrılışının üzerinden yıllar geçmişti. Bir İstanbul seyahati sırasında, bir akşam, Dolmabahçe Sarayı'nın balkonunda oturuyorduk. Tanınmış bir-iki gazeteci, eşleriyle birlikte, Gazi'nin konuğu olarak orada bulunuyorlardı. Henüz sofraya oturulmamıştı. Söz, evlilik konusuna geldi. Gazi, neşeli ve samimi şekilde evliliğinden söz ederken şunları anlattı:
'Evlilikte, kadının arzusunu yerine getirmek çok güç...Mesela siz kitap okumak istersiniz; o, o sırada kitap okumanızı istemez. Bizim evliliğimizde de bu çeşit anlaşmazlıklar çok olurdu. Asıl tuhafı, Latife Hanım, benim kendisinden ayrılabileceğime hiç ihtimal vermezmiş. Bir gün bu ihtimalden söz ederek bana, 'Nasıl olur? Dünyaca tanınan Mustafa Kemal, dünya önünde eşini nasıl boşar?' diyerek ayrılığın imkansız olduğunu anlatmak istemişti. Kendisine 'Gayet basit' dedim. 'Öyle bir durum olsun istemem, fakat mecbur kalırsak, zile basarım, Genel Sekreter Tevfik Bey'i çağırırım, Anadolu Ajansı'na iki satır vererek, Gazi, Latife Hanım'dan ayrılmıştır, derim ve iş olur biter.'
Latife Hanım, bu cevap karşısında hayretler içinde kalıp, 'O kadar basit mi?' diye sordu. Ben de 'Evet, bu kadar basittir' dedim.'
İşte Gazi için, ayrılmak kararı verildikten sonra onu tatbik etmek, kendisinin de ifade ettiği gibi güç değil, bu derece basitti."
|
Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır
|