Netekim Ceza Hukuku Profesörü Dr. Uğur Alacakaptan, Murat Birsel'in NTV'deki programında, bu tutarsızlıkların altını çok net çizdi.
İran Şahı, kendi mutlak monarşisinde kişi hak ve özgürlüklerini dilediği gibi balyozlayabilmek açısından, Savaş'ın önerdiği bir takım sert "ceza maddeleri"nden çok daha beterini uyguluyordu İran'da...
Peki ama sonra ne oldu?
Cumhuriyetçiler devirdiler Şahı...
Ancak bu cumhuriyetçiler şeriatçıydı...
Vural Savaş, "cumhuriyet tehlikede" diye nağralanırken, İran şeriatçılarının cumhuriyetçi olduğunu unutuyordu.
Bir şeyi daha unutuyordu; İngiltere'nin, Norveç'in, İsveç'in, Hollanda'nın, Belçika'nın "cumhuriyetçi" olmadığını..
Ve bir şeyi daha unutuyordu; şeriatçılıkla militarizmin, "cumhuriyeti" değilse de, "demokrasiyi" aynı ölçüde tehlikeye soktuğunu...
Şimdi gelelim asıl soruya...
Gerek Washington, gerek NATO, gerek Avrupa Konseyi, gerek Avrupa Birliği, Türkiye'de demokrasinin askıya alınmasını isteyebilir mi?
Sadece bir tek amaçla isteyebilir.
Güneydoğu, yahut Kıbrıs sorununu bahane ederek, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarının çiğnendiği gerekçesiyle, tıpkı Kosova'da olduğu gibi, Türkiye'ye de askeri bir müdahalede bulunmak için...
Hemen "olmaz" demeyin.
"Olmaz, olmaz" bu dünyada...
Yoksa, Clinton'un da katılımıyla AGİK'in tam İstanbul'da, yüzyılın son toplantısını yapma arifesinde, bizim Yargıtay Başsavcısının da böyle bir konuşma yapması "olacak şey" değildi..
Eskiden Kışla ile Medrese "din elden gidiyor" diye ortak bir hareketlenmeyle devirirlerdi padişahları. Genç Osman da böyle devrilmişti, Deli İbrahim de, Avcı Mehmet de, II. Mustafa da, III. Ahmet de v.s..
1826'da 140 bin kişilik Yeniçeri ordusunun kılıçtan geçirilmesine, zamanın Şeyh-ül İslam'ı fetva verdikten sonra, Kışla ile Medrese'nin arası açıldı.
Gitgide eski zamanlardaki "din elden gidiyor" kükremelerinin yerini de, büyük bir kavram hatasıyla, "Cumhuriyet elden gidiyor" kükremesi aldı.
Temeldeki sorun, Hazine'den geçinenler oligarşisine göre düzenlenmiş "kabuk devlet" biçimlenmesinden, halk kitlelerine servis veren "teknik devlet" yapılanmasına geçilememiş olmasında..
Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, temeldeki bu sakatlığı gündeme getirirken, Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, halk kitlelerine karşı "kabuk devlet"in daha da güçlendirilmesini öneriyor...
Yargı erkinin en üst kurumundaki böylesi bir çelişi, boğmaca öksürüklerinden bir türlü kurtulamamış Türk demokrasisinin omuzuna, muska niyetine takılmış kara bir kurdela gibi..
Bu arada Vural Savaş, Türkiye'nin, adam başına düşen ulusal gelir ortalaması açısından dünya sıralamasında neden 89. sırada bulunduğuna da hiç değinmedi, silah ve uyuşturucu kaçakçılığında neden önde gelen ülkeler arasında olduğuna da...
Herhalde yoksullukla yozlaşmayı, "irtica" kadar sakıncalı görmüyordu ülke için...
Doğrusu Savaş'ın, en azından Prof. Dr. Alacakaptan'ın kırık not vermeyeceği bir konuşma yapmasını isterdik..
Olmadı, ne yapalım...