Bakıyorum da, Mesut Yılmaz'ın grup toplantısında yaptığı konuşmayı okuyan Cumhuriyet Gazetesi yazarları "liboş" yaftasını rahatlıkla asabilirler Sayın Yılmaz'ın göğsüne.
Ne o öyle, devletin kutsiyetine laf etmeler; hantal, ideolojik devlet suçlamaları? "Vatandaşı tehdit gören devlet" de ne demek? Hele şu lafa bir bakın: "İnsanı dışlayan cumhuriyet"!
"Soyut bir devlet oluşturup o devlete sahip çıkmak uğruna insanları ezmek yerine, insanı ön plana çıkarıp insanı mutlu edecek devleti kurmak" cümleleri tipik "ikinci cumhuriyetçi" ifadeleri değil mi?
Konuşmayı okurken, keşke Yılmaz böyle bir konuşmayı 28 Şubat ertesinde yapabilseydi, diye hayıflanmadan edemiyorum. Bugün sözünü ettiği zihniyet değişikliğini o zaman kendisinde gerçekleştirebilseydi de o brifinglerde ortaya çıkan "vatandaşı tehdit görme" anlayışına "sonuna kadar" karşı çıkabilseydi.
Keşke o zaman "onbaşı" lakabını hak edecek şekilde davranacağına sahte demokrat, liboş ya da numaralı cumhuriyetçi diye aşağılanmayı ya da "devlet düşmanı" diye suçlanmayı göze alabilseydi...
Keşke o zaman "kadının ipini çekme" ihtirası gözünü bu kadar karartmasaydı da, mensup olduğu partinin liberal geçmişini bugünkü gibi gururla anabilseydi, 83 ruhunu bu kadar taciz etmeseydi.
Keşke daha dün, depremin hemen ardından tam da bugün eleştirdiği şeyi yapıp, "devlete sahip çıkmak uğruna" depremzedelerin acılarına seyirci kalan devlete kalkan olmaya kalkmasaydı. "Devlete olan güvenin yıkılmasının, on binlerce evin yıkılmasından daha vahim olduğunu" söyleyerek devleti eleştirenlere saldırmasaydı.
Bu keşkelerin sayısını arttırabiliriz. Ama Türkiye, o kadar zor günler yaşıyor, sistemdeki tıkanıklıkların faturasını o kadar ağır ödüyor ki, biz geçmişi unutup Sayın Yılmaz'ın bugün söylediklerini esas almaya razıyız.
Ama hiç değilse bu konuşmasından sonra, Yılmaz'ın söylediklerinin gereğini yapmasını istemek hakkımızdır sanırım.
Söyledikleri ağır ve önemli laflardır ve eğer bu lafları ciddiye alacaksak önemli bazı sorular gelir dündeme.
Örneğin, "milletin devlete kırgın olduğunu" söyleyen Yılmaz, geniş bir kesim için bu kırgınlığın temel sebeplerinden birinin başörtü meselesi olduğunu çok iyi bilmiyor mu? Biliyorsa, bu konuda ANAP'ın politikasını değiştirmeyi düşünmüyor mu?
ANAP Başkanı, "Özgürlüklerin kullanılmasından devlete hiçbir şekilde zarar gelmeyeceğini, özgürlüklerin tek sınırının diğer insanların zarar görmesi ve zora başvurulması olduğunu" söylüyor.
Ben özgürlüklerle ilgili çizilen bu sınıra tamamen katılıyorum. Bazı kadınların başlarını örterek okula gitmesinin ya da mesleğini icra etmesinin, başka insanlara zarar verdiğini, ya da zor kullanımı içerdiğini düşünmediğimden, türbanın demokratik özgürlükler içinde yer aldığını savunuyorum.
Peki Mesut Yılmaz ne diyor?
Yılmaz, siyaset hayatımızın anlaşılması en zor liderlerinden. Şimdiye kadar izlediği siyasi çizgiye baktığınızda, koyu bir devletçilikle ve statüko taraftarlığıyla yüz yüze geliyorsunuz. Ama zaman zaman da "liberal" çıkışları ile bizleri şaşırtmayı iyi biliyor.
Kimileri onun bugünkü liberalizmini gönlünde yatan cumhurbaşkanlığı adaylığına borçlu olduğumuzu öne sürseler de, bu pek önem taşımıyor. Çünkü bana göre önemli olan, Mesut Yılmaz'ın ne kadar içten olduğu değil, onu bu lafları etmek zorunda bırakan koşullar.
Yılmaz, her ne sebeple olursa olsun böyle konuşuyorsa, bu pozisyonun toplumda prim yapacağına inandığından konuşuyor.
Demek ki artık bu ülkede liberal-demokrat fikirler prim yapıyor.
Demek ki, doğru fikirler küfürle bastırılamıyor. Ve doğru fikirler üzerlerine asılan yaftalarla lekelenemiyor.