Güzel bir evde oturuyordu. Çocukları iyi okullara gidiyordu.
Paris entellektüel çevrelerince el üstünde tutulan bir bilim adamı olarak üniversitede ders veriyor, OECD kurumunda uluslararası çalışmalarını yürütüyor ve Dünya Ekonometri Derneği'nin başkanlığını yapıyordu.
Neşeli bir insandı. Yabancı dillere müthiş bir hakimiyeti vardı. Bilimle sanatın bir üst noktada kesiştiğine inanan ender beyinlerdendi. Bilgi birikimini, önce kendisiyle dalga geçen bir mizah duygusuyla birleştirme yeteneğine sahipti. Ve ancak soylu ailelerde görülen ve bir kaç kuşakta sağlanamayacak gerçek bir nezaketle davranırdı insanlara. "Yaradılanı severiz, yaradandan ötürü" dercesine, mevkiine, rütbesine bakmadan bütün insanlara saygılıydı.
Ve Türkiye ile hiç bir iş ilişkisi olmamasına rağmen, toprağına canını verecek kadar bağlıydı.
Buraya kadar peri masalı gibi değil mi?
Şimdi bir de ayın karanlık yüzüne bakalım.
Bu mutlu ve başarılı profesöre bir gün Türkiye "Gel!" dedi. "Gel ve birikimini devlet hizmetinde kullan! Yurduna hizmet et!"
Güvenen çok zor bir kararla yüz yüzeydi. Paris'teki kurulu düzenini bozmak, Ankara'ya taşınmak, çocukları okullarından almak ailenin yaşamında bir deprem demekti.
Ayrıca Ankara'daki devlet hizmeti, Paris'teki kazancıyla karşılaştırılamayacak derecede azdı. Kıt kanaat bir yaşama zorlanması gerekiyordu.
Profesör Güvenen, en yakınındaki dostlara danıştı. Bu arada beni de fikrimi sorarak onurlandırmıştı. Ama ben daha o sorarken bile, kararın verilmiş olduğunu biliyordum. Anayurdun çağrısı ve 65 milyon insana hizmet etme ideali Orhan Güvenen için her şeyin üstündeydi.
"Evet!" dedi. Türkiye'ye döndü ve Devlet İstatistik Enstitüsü'nün başına geçti.
Beklenebileceği gibi kısa sürede kurumu dünyanın saygın enstitülerinden biri haline getirdi.
Ne var ki siyasilerle başı derde girdi.
Bu parlak bilim adamını hem çekemediler hem de kendi küçük çıkarları doğrultusunda kullanamadılar.
Paris'e OECD nezdinde büyükelçi olarak atandı.
Burada başarıyla sürdürdüğü görevi sırasında bir kez daha Ankara'ya davet ettiler.
Bu kez Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarı olarak.
Yine itiraz etmedi.
Bu önemli kurumu, ona buna teşvik dağıtan bir çiftlik olmaktan çıkarıp, Türkiye'nin ufkunu açan gerçek bir strateji merkezine dönüştürmek istedi.
Bu arada, tahmin edeceğiniz gibi fincancı katırlarını ürküttü.
Çıkarları zedelenenler Orhan Güvenen'e olmadık iftiralar atmaya başladılar.
Olağanüstü bir tempoyla çalışmaktan, bir sürü çapsız adamla uğraşmaktan, devleti soydurmama gayretinden dolayı zayıfladı, sinirleri bozuldu, tansiyon krizleriyle hastaneye kaldırıldı.
Paris'teki o neşeli, parlak profesör, devlet-i âliye sayesinde neredeyse canından olacaktı.
Düşündüklerini söyledi ve görevden aldılar.
O'nu davet ettiklerinde bir transatlantiğe kaptan olarak atandığını sanıyordu.
Bir de baktı ki transatlantiğin içindeki bir havuza konmuş üç metrelik bir kayıkla yetinmesini istiyorlar.
Bu pozisyonunu kabul etmedi.