


Apo'ya "sayın" Tibuk'a "sen"
Liberal Parti Genel Başkanı Besim Tibuk'la ilgili bir mahkeme haberi vardı dünkü SABAH'ta.
Tibuk bir dava nedeniyle katıldığı duruşmada hakim tarafından azarlanmıştı. Haberi okurken çok üzüldüm. Belli makamlarda oturanların, arkalarına aldıkları "geçici gücü" böylesine hoyratça kullanmaması gerekir.
Daha önce de yazmıştım, mahkemelerde hakim ve savcıların karşılarına sanık ya da tanık olarak getirilen kişilere "aşağılayıcı" biçimde hitap etmelerini.
Her nedense bizim hakim ve savcılarımız sırtlarına cüppeyi geçirince herkese tepeden bakmayı adet haline getirmişler.
Sanki sanık ya da tanık bu ülkenin vatandaşı değil de, ezilecek bir böcek muamelesi görüyor mahkemelerde.
Hakim ve savcılar "Ayağa kalk, otur, sus, söyle" emirlerini "sen" hitabıyla yaparlar nedense.
Bunun tek istisnasını terörist Abdullah Öcalan duruşmalarında gördük. Oradaki hakim ve savcılar Abdullah Öcalan'a "siz" diye hitap ediyorlardı.
Aslında doğrusu da bu. Kim olursa olsun her Türk vatandaşı her yerde olduğu gibi mahkemelerde de Türk vatandaşıdır ve birinin diğerinden farkı yoktur.
Gelelim Besim Tibuk olayına.
Tibuk Marmaris'teki bir dava nedeniyle, yalancı tanıklık yaptığı iddiasıyla Ağır Ceza'da yargılanıyor. Hakim İskender Tepebaşlı Tibuk'a babasının adını soruyor. O da "Mehmet" diyor. Hakim "Burada Muhammet yazıyor" diye çıkışıyor.
Tibuk da "Biz hep Mehmet diyoruz, nüfusta Muhammet yazıyor" karşılığını verince hakim kızıyor ve hakarete başlıyor.
"Bak efendi adamsın, ukalâlığın lüzumu yok" diyen hakim daha sonra "Ne iş yapıyorsun?" sorusuna "Politikacı" karşılığını alınca daha da kızıyor "Politikacı diye bir meslek yoktur, ne olursan ol mahkeme karşısında herkes eşittir, milletvekiliysen söyle davanı durduralım, değilsen mesleğini söyle" fırçasını atıyor.
Herhalde hakim bey politikaya ve politikacıya olan güvensizliğini de sergilemek istemiş olmalı, ama ne olursa olsun ve karşısındaki kim olursa olsun böyle hitap etme hakkını kendinde bulmamalı.
Tibuk "Böyle olmamalıydı"
Çıkarıldığı mahkemede hakimden hakaret yiyen Besim Tibuk'la konuştum. Tibuk hayli üzgün tabii "Böyle olmamalıydı" dedi ve ekledi "Ama benim başka üzüntüm basının bize tavrı, o kadar iş yapıyoruz, proje üretiyoruz sizin köşelerinize, sayfalarınıza haber olamıyoruz, başımıza böyle bir iş gelince büyük yer alıyoruz. Bunu bize gönül verenlere anlatmamız da çok güçleşiyor." Tibuk elbette haklı da, siyaset de böyle ister istemez. Partisi daha büyük bir güç haline gelince basında istemediği kadar yer alacağını aslında kendisi de biliyor. O ayrı konu.
Konuşmamız sırasında Besim Tibuk "sanık" olduğu dava hakkında da bilgi verdi. Dava birkaç yıldır sürüyormuş. Tibuk'un iddiasına göre Net Holding adına Marmaris'te halı mağazası işleten İsmet Karabenli emekli olduktan sonra Net Holding'in mağazasındaki bazı malları alarak kendi işyerini açmış. Net Holding de kendisine dava açınca, Karabenli Besim Tibuk'un yalancı şahitlik yaptığını iddia etmiş. Bu iddia üzerine Tibuk aleyhine Ağır Ceza'da dava açılmış. Dava bir türlü bitmiyormuş.
Tabii konunun başka ayrıntıları da vardır, ama dikkatimi çeken şu; ülkemizde bu tür pekçok dava yıllarca sürüyor, adalet yerine gelmiyor. Bu arada gemisini yürüten kazanıyor. Aslında hukuk sisteminde reform değil devrim yapmak gerek galiba.
Keşke hep böyle sürse
Türkiye ile Yunanistan arasındaki dostluk rüzgarları giderek hoş bir melteme dönüşüyor. Gerçi şu ana kadar aramızdaki sorunların çözümü konusunda atılmış somut bir adım yok ama iki ülkenin halkı birbirine daha sıkı bağlarla sarılıyor, siyasetçilere yol gösteriyor.
Bunun güzel örneklerinden birini önceki gece Açıkhava Tiyatrosu'nda yaşadık. Bugün de aynı duygular Atina'da tekrarlanacak.
Zülfü Livaneli, Maria Farantouri ve yüzyılın en büyük sanatçılarından Theodorakis'in verdiği konser hafızalardan yıllarca kazınmayacak güzellikteydi. Ancak bu konseri daha da anlamlı hale getiren iki ülke halkı sözcülerinin verdiği barış mesajlarıydı. Türk-İş Başkanı ile Yunan İşçi Sendikaları Konfederasyonu Başkanı'nın konuşmaları birer "barış dersi" niteliğindeydi.
Konser boyunca içiçe dalgalanan Türk ve Yunan bayraklarını izlerken ister istemez "bu barış ve dostluk ortamı hep sürse" diye içimden geçirmeden edemedim.
Hele Bayram Meral'in "İki ülke arasındaki sorunların devamını arzulayan, bu işten büyük paralar kazanan barış düşmanlarının oyununa gelmeyelim artık" sözleri, iki ülke arasında yeşeren sevgi ortamının ne kadar özenle korunması gerektiğini bir kere daha hatırlattı.