|
|
  
Anafartalar Köyü'nde özel bir kadın
İster inanın, ister yapmacık bulun, sonuç değişmiyor. Bazıları için 'doğma büyüme şuralıyım!' diye bir durum yok. Olamıyor. Sevdiği, kendisiyle ortak yanlar bulduğu ve "Burada yaşar, burada çalışabilir, burada hayata katılır, hatta burada bir süre sıkılmam," dediği kültür coğrafyalarına gerçekten adapte olan bazı insanlar var.
Onlar içtenlikle değişik kentli ve kültürlü olabiliyorlar. Ve o adres artık yaşamlarının bir parçası olarak tenlerine bazen acıtan, bazen gülümseten bir desenle işleniyor. Bu duruma da biraz bukalemun renkli, biraz çingene ruhlu, bir tutam merak tuzlu, bolca da risk biberli genlerinin neden olduğu söyleniyor. (Ah şu hiç tanışmadığımız hâlde karanlıkta göz kırptığımız büyük ninelerimiz ve büyük dedelerimiz!)
Tanıdıkça anlıyorsunuz ki, bu "sevdiği her toprakta hemen meyve veren" tipler şaka yapmıyor, gerçekten de öyle hissediyor ve öyle yaşıyorlar. Ben onlardan biriyim ve Gelibolu konulu bir roman yazmak üzere kolları sıvadığım iki yıldan beri kendimi artık biraz da Çanakkaleli hissetmeye başladım. (Bu arada ben Ankaralı, İzmirli, Antalyalı'yımdır da!) Araya bir yıllık 'New Yorklu'luk girdi ama ne gam, işte geçen hafta yine Anafartalar köylerinden birinde elimde kamera ve teyp, romanım için gereken halk geleneklerini araştırıyor ve bu büyülü coğrafyaya âşık oluyordum yeniden...
Hasan Dede'nin evindeyim
Köyün kahvesinde saatlerce köyün erkekleriyle konuşup, sürekli tazelenen çaylarım ve kahvelerim arasında kimi beni kahkahaya boğan, kimi yüreğimi burkan notlar alırken traktörle geçen kadınlar görüyor; 'ben kadınlarla da konuşmak isterim' diyorum. O zaman mavi gözleri çocuk güzelliğinde parlayan 79 yaşındaki Hasan Dede beni evine davet ediyor. Meğer traktördekiler oğlu, gelini ve kız torunlarıymış. Bastonuna dayanarak bana yol gösteriyor. Dar köy sokaklarından ilerleyip, hâlâ 1. Dünya Savaşı yıllarındaki gibi ağaç dallarını at yapmış oynayan çocukların arasından pencereleri mavi-beyaz iki katlı bir eve geliyoruz. Balkonu asma dallarıyla yeşil boyanmış evin önünde bir telaş, bir telaş. "İstanbullu bir kadın bize konuk gelmiş!" (Orada da İstanbullu'yum demek ki...)
Üst kata çıkınca şalvarlı, güleryüzlü, hepsi beyaz tenli ve çoğu mavi gözlü bir dolu kadınla karşılaşıyorum. Temiz bir odada koltuklara kurulup, kola ve bisküvi ikramlı uzun bir sohbete başlıyoruz. Kadınların en gençleri Neziha ve Hatice, daha 18'lerinde, evin gerçekten çok güzel genç kızları. Başları açık ve özgüvenli köylü kızlar.
Derken ona rastlıyorum... O daha ilk bakışta farklı olduğunu hissettirenlerden. O bir karakter. Zayıf, kısa boylu, başını bir üçgen eşarpla bağlamış içi içine sığmayan, cıvıl cıvıl bir nine. "Cıvıl cıvıldamak bir ninede nasıl olur?" demeyin, oluyor işte. Bazan insanın enerjisi ve arzusu, bedene inat gencecik kalıyor. Beden yaşlanırken arzular (yaşamak, öğrenmek, mutlu olmak, katılmak, üretmek, yaratmak ve tabii beğenilmek...) dipdiri kalıyor. Bu durumun hazin bir hâle dönüşmemesi için nispeten sağlıklı bir beden ve enerji dolu bir ruh deposu şart.
Tabii öfkeli ve olumsuz karakterlerin fazla şansı yok, çünkü ancak iyimser, olumlu karakterler cıvıl cıvıldarlar! (Doğru mu söyledim doktor?)
Bir özel kadın
Adı: Emine Nine. Biyolojik yaşı 76. Ruhunun yaşıysa çok genç. (41 kere maaşallah!) Emine Nine, genç kız diriliğinde kahkahalar atan, çocuk heyecanlarında merak eden, yeni gelin utangaçlığında kızaran, delikanlı hafızasıyla hatırlayan bir özel kadın. (Evet, özel kadınlar yalnızca Hollywood'da değil çevremizde de yaşıyorlar)
"Babam izin verseydi radyoda şarkı söyleyiverecektim ama... işte o zamanlar kızlara izin vermezlerdi be kızım..." Derken başlıyor dertli bir şarkı söylemeye (türkü değil), 'Sahilde sabah rüzgârı amaaan/ Kalbimde derin bir sızı...' ardından da mevlütlerde söylediği bir kaside. "Ben," diyor "Ben düğünlerde bir avlu kadını darbuka çalarak oynatırdım valla... ah aaah kızım" Geçmişi ayrıntılarla hatırlayarak anlatırken sesi hüzünlü değil. Hayır, güzel şeyler yaşamış birinin keyfiyle anlatıyor Emine Nine.
Güzel şeyler yaşamış ve daha da yaşamak istiyor. "Nişanlıları Hıdırellez'de birbirini salıncakta sallarlar ama bu deden beni sallamadı işte," diye biraz sitem ediyor. Şimdi bıraksan hemen sallanmak isteyecek, hemen yeniden nişanlanacak ve hemen kalkıp düğünlerdeki gibi oynayacak kadar hayat dolu, umut dolu ve çok sevgili bir kadın.
Amerikan radyosu dinliyor
Bak kızım, bu dedenle ben akşamları Amerikalılar'ın radyolarını dinleriz. Onlar bütün dünyanın haberini verirler." Hayır, İngilizce bilmiyorlar, bu olsa olsa Amerika'nın Sesi Radyosu'nun Türkçe yayınlarıdır diye geçiriyorum içimden.
"İşte kızım ben onlara telefom etcem ama çok hızlı söylüyolar numarayı, bi türlü kaydedemiyoruz, bu dedenle ben..." Ne yapacak telefon edip, ne diyecek onlara? "Ne mi diyecem?
Diyecem ki, biz sizi dinliyoruz. Dünyadan haberler veriyosunuz, size tesekkür ederiz, bu dedenle, ben."
Ben onun için, Ankara'daki bu radyonun telefonunu bulmayı üstleniyorum. Onlara diyeceğim ki, "Sizin Gelibolu Savaşları dediğiniz, Çanakkale Savaşı'ndan yedi yıl sonra doğmuş çok sevgili bir Türk Ninesi sizin haberlerinizi dinliyor ve onun Anafartalar'da sizi dinlediğini bilmenizi istiyor. Yani 'ben varım!' demek istiyor."
Öpülmeye değer eller
Akşam üzeri Eceabat'ta kaldığım otelime dönmek üzere köyden ayrılırken hayatta annem, babam ve babaannem dışında kimseye ama hiç kimseye yapmadığım ve yapmamaya da söz verdiğim bir prensibimi gönül rızasıyla bozuyorum. Ve Emine Nine'nin elini öpüyorum. ("Prensipler bozulmak için vardır," diyordu Nilsu Baran bir romanda.)
Çünkü bazı eller gerçekten öpülmeye değer ve eller ancak gönül rızasıyla öpülebilir. Çok yaşa Emine Nine!
|
Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır
|