Kan davası konulu Türk filmlerinde yıllardır Aliye Rona'nın ellerimize verdiği silahları, Nazire Dedeman geri istiyor.
İstanbul Dedeman Oteli'nde UMUT Vakfı'nca düzenlenen paneldeyim. Panelin konusu, "Kitle iletişim araçlarının ve felaket haberlerinin kamuoyu üzerindeki etkisi."
Vakfın kurucusu, ölüm yüklü bir kurşunla evladını kaybeden Nazire Dedeman.
Acılı anne, demek istemiyorum "acılı Adana" der gibi... Bu kadın, büyük bir acı yaşamış, acısını hücrelerine yerleştirmiş, duygularını "adaletin tecellisi"ne dönüştürmeye yönelmiş bir insan...
Fakat panelin konusu, "kitle iletişim araçlarının ve felaket haberlerinin kamuoyu üzerindeki etkisi" meselesi, konunun sosyal hassasiyetine paralel bir derinlikte ele alınmaktan uzak, tıpkı 6 yıl önce Umut'un hayatına son veren kurşun gibi, kör bir biçimde havada dolaşıyor.
Panel yöneticisi, cemiyet başkanımız Nail Güreli. Panelistler, fotoğrafçı Haydar Volkan, ARENA programı danışmanı, yazar Prof. Dr. Haluk Şahin, Milliyet yazarı Atilla Özsever, Bakırköy Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Arif Verimli ve Özgür Kocaeli gazetesi yazarı İsmet Çiğit, sırayla ve esasen hemfikir olarak, felaket haberlerini, bu haberlerin veriliş tarzını ve yoğunluğunu ele alıyorlar.
Savcılar konuşuyor, "sanık" sandalyesindeki "basın"ın mensupları da onların resimlerini çekiyor.
Manzara her zamanki gibi... Türkler, tartışmayı değil, eleştirmeyi seviyorlar. Hele eleştirilen ortada yoksa...
Haluk Şahin meseleyi ikili koyuyor, çünkü kendisi gizli kamera ile Türkiye'de girmedik yer bırakmayan ARENA'nın başdanışmanı... Atilla Özsever, basını da bir kenara bırakıp "kapitalizm"in ne anasını bırakıyor, ne sülalesini... O kadar ki, Bülent Eczacıbaşı söz alıp, "Türkiye için önerdiğiniz başka bir sistem var mı?" diye soruyor. Tabii ki başka bir sistem yok!..
Kocaelili meslektaşımızı acılarını dile getirmekle yetiniyor. Doç. Dr. Arif Verimli ise, "Satanist cinayetleri abartılıyor, oysa bu cinayetler müstesna değil mi?" diye soruyor. Tam tersi müstesna cinayetlerin "haber değeri"nin yüksek olduğunu kimse dile getirmiyor.
Böyle bir sürü, içinde doğruların da serpişmiş bulunduğu söz sarf ediliyor. Ve bir panel daha sona eriyor. Faydasız mı? Hayır. Aranırsa, her şeyin bir yararı bulunur.
Ama Türkiye'de, felaketlerin asıl sebepleri ve kamuoyunun bu felaketlere duyduğu sığ ve hastalıklı merak ele alınmadıkça basını eleştirmek, testiyi kıranla taşıyan eş tutmak anlamında...
Sonuç olarak, "adalet arayan" bir kadının düzenlediği panelde, böylesi bir adaletsizlik insanın yüreğini sıkıştırıyor.
Tıpkı çeteler meselesinde olduğu gibi, deprem felaketinde de, esasta üzerine düşen görevi yerine getirmiş olduğu için, basının kolayca günah keçisi yerine konulması, insanda, hakkaniyete ve adalete kelepçe vurulmuş izlenimi yaratıyor. Bütün eksiklerine rağmen basın, Türkiye'nin en aydınlık ve en oksijenli bölgesidir.
İLKER SARIER