Sorunların bu boyutlara ulaşması, kuşkusuz ekonomi yönetimiyle de yakından ilgili. Ekonomiyi yönetenler, yıllardır söz üstüne söz veriyorlar, geleceğe yönelik hedefler açıklıyor, tahminlerde bulunuyorlar.
Sonuçta, bunların hiçbiri söylendiği gibi gerçekleşmiyor.
Verilen sözler ve gerçekler
Önümüzdeki Ekim ayının ortalarında, 2000 yılı bütçesi, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'na sunulacak.
Her yıl bütçe hazırlanırken, izleyen yılın enflasyon oranı, bütçe açığı, doların ortalama kuru, iç ve dış borç tutarı, özelleştirme hedefi, gelir ve gider tahminleri açıklanır.
Ardından aylar geçer, gerçekleşen tutarlar belli oldukça, ekonomiyi yönetenlerin samimi ve inandırıcı olmadıkları ortaya çıkar. Örneğin, 1999 yılı "enflasyon oranı" ve "bütçe açığı" tutarının, başlangıçta açıklananın iki katına ulaşacağı şimdiden belli oldu bile...
Oysa, ekonomiyi idare edenlerin "samimi" ve "inandırıcı" olmaları gerekiyor. Verdikleri söz, belirledikleri hedef ve yaptıkları açıklamaların, kuşku ile karşılanmaması, hukukun temel ilkelerinden uzaklaşılmaması gerekiyor.
Geçmişte bunun sayısız örneklerini yaşadık. Yaşadıkça da, ülkeyi yönetenler güvenilir ve inandırıcı olmaktan uzaklaştılar, hem içeride hem de dışarıda puan kaybettiler.
Bu aşamada, Devlet bütçesinde "gelir-gider dengesini sağlamak", hükümetin önündeki en önemli mali sorun olarak gözüküyor. 2000 yılı bütçesinin samimi ve ciddi bir şekilde hazırlanması, buna göre de doğru ve inandırıcı hedeflerin ortaya konması gerekiyor. Böyle olmalı ki, Türkiye inandırıcılık sorunu ile karşı karşıya kalmasın, ulaslararası yatırımcılar nezdinde puan kaybetmesin.
Maliye Bakanı Oral, ısrarla şunları söylüyor;
Ekonomide mucizeye yer yok"
Ardından, reçetesini de açıklıyor;
"Doğru tedbir, doğru uygulama ve doğru takvim"
IMF Türkiye Masası Şefi Carlo Cottarelli de, benzer şeyler söylüyor;
"Türkiye'nin bizim vereceğimiz paraya ihtiyacı yok. Doğru iktisadi politikalara ve programlara ihtiyacı var."
Şu aşamada birinci öncelik;